Haftalar önce, son derece trajik ve çoğumuzu derinden üzen bir habere uyandık:
“Arabesk müziğin kraliçesi Güllü, hayatını kaybetti.” Acaba bu ölüm, nasıl bir hikayenin içinden çıkmıştı, içinde hangi psikolojik katmanlar yatıyordu? Tüm bunları düşünürken, bazı ölümlerin aslında bir anda olmadığını fark ettim. Yıllardan beri süregelen duygusal yüklerin, taşımaya çalıştıkça beli büken ağır hislerin birikimi vardı bu elzem olayda. Bir annenin ölümünün, evladının elinden olması… Tüyler ürpertici! İnsan kabul etmek istemiyor, değil mi?
Kamuoyu, bu olayı “Akıl almaz, nasıl olur, bir evlat bir anneye bunu nasıl yapar?” şeklindeki sorularla karşıladı. Bazı sorular daha erken sorulmalı ve bazı tepkiler daha erken verilmeliydi belki ama ben bir psikolog olarak kendi zihnimde şunları sorguladım: Anne ve kızın arasında nasıl bir ilişki dinamiği vardı? Sınırlar ne zaman bozuldu ve kim kimin duygusunu daha çok taşımaya başladı?
Görünen o ki, ‘sözde’ verilen sevgiler bir süre sonra koruyucu olmaktan çıktı; zehirleyici bir yakınlığa dönüştü.
Bu yazımda, Güllü’nün ölümü üzerinden duygusal sınırların ihlal edilip ayrışmanın mümkün olamadığı anne-çocuk ilişkisinde, biriktirilen öfke ve yıkıcı duyguların dinamiğini inceleyerek suç davranışının nasıl yavaş yavaş işlendiğini anlamaya çalışacağız.
Silikleşen Sınırlar: Anne-Çocuk İlişkisinde Ayrışamamak
Anne-çocuk arasındaki bağ güvenli bir zeminde olduğunda gösterilen sevgi, çocuğun ebeveynden yavaş yavaş sıyrılıp birey olmasına alan açar. Ne yazık ki bazı ailelerde bu ayrışma mümkün olmamaktadır. Güvensiz bir ortamda yetişen çocuk, duygusal sınırlarını tanıyamaz, anlamlandıramaz ve düzenleyemeyecektir. Çünkü ebeveynin duygusu çocuğun duygusuna baskın geldiğinden, çocuk kendi hislerinin önemli olmadığını düşünerek duygularını bastırmayı öğrenecektir.
Araştırmalar, bireyselleşme süreci sekteye uğrayan çocukların yetişkinlikte yoğun öfke, suçluluk ve duygusal taşma yaşadığını göstermektedir (Mahler et al., 1975). Yani bu bireyler için bireyselleşmek her açıdan tehdit edicidir. Güllü ve kızı arasındaki ilişkide şunu görebiliriz: Sevginin sınırlar oluşturamaması, tam aksine iç içe geçirip belirsizleştirmesi…
Sevgisizliğin Karanlık Mirası
Sevgisiz bir ortamda büyüyen her çocuğun aynı şekilde etkilendiğini söyleyemeyiz ancak terörize edilmiş bakım ortamında büyüyen çocuklar sürekli tehdit, belirsizlik ve korku altında yaşamaktadır. Bu şartlar altında büyüyen çocuk, ne zaman ne olacağını bilmediği için hep tetikte olmayı öğrenecektir. Çünkü terörize edici ebeveynlikte fiziksel şiddetten öte; ani bağırmalar ve öfke patlamaları, manipülasyon, aşağılama gibi durumlar söz konusudur.
Teicher ve arkadaşlarının (2006) yaptığı nörogelişimsel bir çalışma, terörize edici ortamlarda büyüyen çocukların beyinlerinde tehdit algısıyla ilişkili bölgelerin (özellikle amigdala) aşırı duyarlı, buna karşın duygusal düzenleme ve karar verme ile ilişkili prefrontal bölgelerin daha zayıf çalıştığını göstermiştir.
Yani bu çocuklar yetişkinlikte yoğun stres altında hızlı öfke patlamaları yaşayabilir, uzun süre bastırdıkları duyguları tek bir olayda kontrolsüz şekilde boşaltabilirler. Bu durumda şiddetin ani “ortaya çıkması” manidardır; psikolojik anlamda kırmızı alarm yıllarca çalarken bunun sonucunda yakıp yıkan bir patlamaya dönüşmesidir.
Görüyoruz ki bazı çocuklar yaşadığı tüm zorluklara rağmen ayakta kalmayı ve iyi bir insan olmayı öğrenirken, bazıları insani sınırları kaybetmeyi öğreniyor.
Tuğyan İçin Şiddet: Nasıl Mümkün Oldu?
Şiddet, ilk bakışta anlık gibi gözükse de bazıları için normal, hatta mümkün olan bir davranış olarak görülür. Kişilik ve zihin yapılanması kompleks değişkenlerle oluşuyor; ancak erken yaştaki yaşam koşulları ile genetik yatkınlığın kesişimi önemli bir noktadır.
Güllü’nün kızı Tuğyan’ın zihninde öldürme davranışı bir sorun çözme stratejisi gibidir; bu bağlamda bireyde ahlaki, duygusal ve bilişsel bariyerlerin zayıfladığı ya da hiç var olmadığı bir düşünce yapısının hâkim olduğu söylenebilir.
Beyinde Neler Oluyor?
Nöropsikolojik çalışmalara göre, ağır çocukluk travmaları yaşayan bireylerde prefrontal korteks (dürtü kontrolü ve empatiyle ilişkili alanlar) yeterince gelişmemekte; buna karşın amigdala (tehdit ve öfke algısı) aşırı hassaslaşmaktadır (Teicher et al., 2006).
Bu yapıdaki beyinde tehdit algısı gerçek dışı biçimde büyür, “dur, düşün” mekanizması geç devreye girer ve duygusal yoğunluk mantıksal muhakemenin önüne geçer.
Yani bu beyin, çatışmayı çözmüyor; hayatta kalmaya programlanıyor.
Ruhsal Yapı Profili
Böyle vakalarda suçu işleyen bireyin kişilik yapılanması çoğu zaman tek bir tanıya indirgenmez; çünkü birbirini besleyen parçalı durumlar söz konusudur. Tuğyan’ın davranış örüntüsünde ise borderline kişilik yapılanmasına eşlik eden antisosyal özelliklerin bulunduğu söylenebilir. Bu yapıdaki bireyler duygularını bir taşkınlık aracı olarak kullanabilir. Bu taşkınlığın sonucunda insani özelliklerin yitirilmesiyle tehdit edici tablolar ortaya çıkabilir.
Narsisistik Kırılmalar
Bireyin empati kurma yetisi yıkım eyleminin ardından dahi gelişmeyebilir: Ahlaki sınırlar yok olmuş ve şiddet normalleştirilmiştir artık. Suçluluk veya pişmanlık hissedilse dahi yüzeyseldir.
Ek olarak, Tuğyan’ın ruhsal yapısında kırılgan bir benlik yapısına sahip olduğu söylenebilir; çünkü şiddete ve saldırganlığa yönelmesi, kırılgan benliğini güçlendirmesi için bir fırsat yaratır.
Nasıl Bu Kadar Soğukkanlı Kalabiliyor, Rol Yapıyor ve Duygularını Gizleyebiliyor?
Bazı durumlarda failin kişilik yapılanmasına disosiyatif kopukluk da eşlik edebilir; yasaklı madde kullanımı gibi etkenlere bağlı psikiyatrik belirtiler de gelişebileceğinden, kişi kendini gerçeklikten kopuk, yaşananları sanki başka biri yaşıyormuş gibi hissederek tepki verebilir.
Sizce, şiddetin ve öldürme davranışının normalleştirildiği bir durumda, varlığı fark edilmeyen, duyguları görülmeyen bir bireyde öfkeyi yönetemeyen bir ruhsal yapının oluşması tesadüf müdür?
Sonuç
Bu vakada uygulanan şiddet sadece bir kötülükten ibaret değildir; “akıl hastalığı” demek de yeterli olmayacak, suçu ve suçluyu mazur göstermeyecektir. Buradaki şiddeti anlamaya çalışıyorum; anlamak derken affetmekten söz etmiyorum. Çünkü psikoloji bilimi, şiddeti anlamaktan öte önlemeye de çalışır.
Ne acı gerçektir ki Güllü’nün hikayesinde şiddet, bireysel patolojilerle iç içe geçen ihmal edilmiş benliklerin, görülmemiş duyguların ve korunamamış zihinlerin temsili oldu.
Bence artık anlamaktan ve açıklamaktan öte, bir sonraki adımımız şiddeti durdurabilmek adına bireysel ve toplumsal sorumluluk alabilmektir.
Anısı, hak ettiği huzurla anılsın…
Kaynakça
Mahler, M. S., Pine, F., & Bergman, A. (1975). The Psychological Birth of the Human Infant: Symbiosis and Individuation. Basic Books.
Teicher, M. H., Samson, J. A., Polcari, A., & McGreenery, C. E. (2006). Sticks, stones, and hurtful words: Relative effects of various forms of childhood maltreatment. American Journal of Psychiatry, 163(6), 993–1000. https://doi.org/10.1176/ajp.2006.163.6.993


