Modern insanın en derin yanılsamalarından biri şudur: Her şeyin bir anlamı olmalı. Yaşanan her olayın, her kaybın, her acının, her karşılaşmanın… Bir nedeni, bir mesajı, bir öğretisi olmalı. Aksi halde sanki yaşananlar “boşa gitmiş” gibi hissedilir. Ama belki de asıl yoran şey hayatın kendisi değil, ona yüklediğimiz bu zorunlu anlam ihtiyacıdır.
Günlük hayatta bunu sürekli görürüz. Bir ilişki bittiğinde hemen sorarız: “Bundan ne öğrenmeliyim?” İşimizi kaybettiğimizde: “Bunda bir hayır var.” Bir kayıp yaşadığımızda: “Bunun bir sebebi olmalı.” Bu cümleler ilk bakışta iyileştirici gibi görünür. Ama derinde, başka bir şey yaparlar: Yaşananı olduğu haliyle deneyimlememize izin vermezler.
Varoluşçu psikolog Viktor Frankl, “İnsanın anlam arayışı temel motivasyonudur” der. Ancak Frankl’ın sıklıkla yanlış anlaşılan noktası şudur: Anlam, zorla üretilen bir şey değildir; ortaya çıkan bir şeydir. Ona saldırgan bir şekilde yüklenildiğinde, anlam bir keşif olmaktan çıkar, bir baskıya dönüşür.
“Bir Neden Bulan İnsan, Her Türlü Nasıla Katlanabilir”
Bugün birçok insan, aslında yaşamın değil, anlam üretme zorunluluğunun altında eziliyor. Sabah işe giderken hissettiğin o hafif isteksizlik… Bir arkadaş ortamında kendini yabancı hissetmen… Bir ilişkinin içinde “bir şey eksik ama ne?” duygusu… Bunlar belki de hemen anlamlandırılması gereken şeyler değildir. Ama biz duramayız. Zihin devreye girer ve açıklamalar üretir: “Ben yeterince şükretmiyorum”, “Benim bağlanma problemim var”, “Bu bana bir şey öğretmeye çalışıyor.”
Oysa bazen hiçbir şey “öğretmeye çalışmıyordur.” Bazen bir şey sadece… öyledir. Friedrich Nietzsche’nin şu sözü bu noktada çarpıcıdır: “Bir neden bulan insan, her türlü nasıla katlanabilir.” Modern insan bu cümleyi tersine çevirmiştir. Artık neden bulamadığında, hiçbir şeye katlanamaz hale gelmiştir.
“Bilinmeyene Tahammül Kapasitesi”
Anlamsızlık fikri bizi bu kadar rahatsız eder çünkü kontrol hissimizi sarsar. Eğer her şeyin bir anlamı yoksa, o zaman hayatın büyük bir kısmı belirsizlikten oluşuyor demektir. Ve insan zihni belirsizlikten nefret eder. Bu yüzden anlam üretiriz. Hızlıca. Bazen yüzeyselce. Bazen kendimizi kandıracak kadar.
Psikanalist Wilfred Bion, zihnin “bilinmeyene tahammül kapasitesi”nden bahseder. Ona göre psikolojik olgunluk, her şeyi anlamlandırabilmek değil, bazı şeylerin henüz anlamlı olmamasına dayanabilmektir. Ama biz buna alışkın değiliz. Bir düşün: Telefonuna uzanmadan kaç dakika sessiz kalabiliyorsun? Bir duygunun içinde, onu hemen analiz etmeden ne kadar durabiliyorsun? Bir soruya hemen cevap bulmadan ne kadar yaşayabiliyorsun?
Çoğumuz için bu süre çok kısa. Çünkü anlam arayışı, fark etmeden bir kaçışa dönüşür. Duygudan kaçış. Belirsizlikten kaçış. Kendimizle temas etmekten kaçış. Carl Jung’un şu sözü burada derinleşir: “İnsan aydınlanmayı ışık figürleri hayal ederek değil, karanlığı bilinçli hale getirerek başarır.” Ama biz karanlıkta kalmak istemiyoruz. Hemen ışığı yakmak istiyoruz. Hemen açıklamak, çözmek, adlandırmak… Çünkü adını koyduğumuz şey bize daha az tehdit edici gelir.
Oysa hayatın bazı parçaları isimlendikçe küçülür. Bazıları ise anlamlandırıldıkça sahiciliğini kaybeder. Bir kaybın ardından gelen sessizlik… Bir ilişkinin bitiminde içte kalan boşluk… Bir başarıdan sonra hissedilen anlamsızlık… Bunların hepsi, hemen “anlamlandırılması” gereken şeyler değildir. Hatta bazen en sağlıklı yaklaşım, hiçbir şey yapmamaktır. Sadece tanık olmak.
Martin Heidegger, insanın dünyaya “fırlatılmış” olduğunu söyler. Yani çoğu şey bizim seçtiğimiz ya da kontrol ettiğimiz bir düzen içinde gerçekleşmez. Biz sadece kendimizi bir akışın içinde buluruz. Ve belki de sorun tam burada başlar: Biz akışı yaşamak yerine, onu sürekli açıklamaya çalışırız.
“Belki De Yorgunluğumuz, Hayatın Değil; Her Şeyi Açıklamak Zorunda Hisseden Zihnimizin Yüküdür”
Anlam arayışı, ölçülü olduğunda insanı derinleştirir. Ama zorunluluk haline geldiğinde, insanı yorar. Çünkü artık yaşamıyorsundur, sürekli çözümleyen bir zihnin içinde sıkışmışsındır. Peki alternatif ne? Belki de cevap, daha fazla anlam üretmek değil, biraz daha az üretmektir.
Bazen bir günü sadece yaşamak. Bir duygunun içinde deneyimlenmesi gereken her şeyi hissetmek. Bir soruyu cevapsız bırakmak. Bu bir boşluk değil, bir kapasitedir. Çünkü her şeyin anlamlı olması gerekmez. Ama her şeyin yaşanması gerekir. Ve belki de en derin özgürlük, hayatın bazı anlarının hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymamasına izin vermektir.
Kaynakça
Frankl, V. E. (2006). İnsanın Anlam Arayışı. Okuyan Us Yayınları.
Nietzsche, F. (2005). Putların Alacakaranlığı. Türkiye İş Bankası Yayınları.
Jung, C. G. (2014). Anılar, Düşler, Düşünceler. Can Yayınları.
Bion, W. R. (1962). Learning from Experience. Heinemann.
Heidegger, M. (2008). Varlık ve Zaman. Agora Kitaplığı.


