Anaokulu dendiğinde pek çoğumuzun aklına renkli boyalar, minik sandalyeler, oyun hamurları ve neşeli çocuk sesleri gelir. Dışarıdan bakıldığında bu tablo oldukça sevimli ve masumdur. Ancak bir psikoloğun merceğinden o sınıfın içine baktığınızda, o renkli dünyanın çok daha derin ve karmaşık bir anlam taşıdığını görürsünüz. Anaokulu, bir çocuğun ailenin korunaklı kozasından çıkıp gerçek dünyayla, yani “ötekilerle” karşılaştığı ilk sosyal arenadır. Ve tam da bu arenada, o minik sandalyelerin üzerinde, gelecekteki yetişkinliğimizin temel yapıtaşları olan “şemalarımız” filizlenmeye başlar.
Peki nedir bu şema? En basit tabiriyle şemalar; kendimizi, diğer insanları ve dünyayı algılarken kullandığımız, çocuklukta edindiğimiz ve hayat boyu gözümüzden çıkarmadığımız görünmez gözlüklerdir. Şema Terapi kuramına göre, erken çocukluk döneminde hepimizin karşılanması gereken temel duygusal ihtiyaçları vardır: Başkalarına güvenli bağlanma, özerklik, duyguları ve ihtiyaçları ifade etme özgürlüğü, spontanlık ve gerçekçi sınırlar (Young, Klosko, & Weishaar, 2003).
Ev ortamında, ebeveynlerin kontrolündeki bir dünyada bu ihtiyaçlar genellikle daha kolay karşılanır. Ancak çocuk anaokuluna başladığında, oyuncağını paylaşmak istemeyen bir akranla, dikkatini on beş farklı çocuğa bölmek zorunda olan bir öğretmenle veya oyuna dahil edilmediği o soğuk anla yüzleşmek zorundadır. İşte şemalar, çocuğun bu yeni, karmaşık ve bazen hayal kırıklığı yaratan ortama uyum sağlama çabasıyla şekillenir.
Sosyal Arenada İlk Psikolojik Sinyaller
Bir anaokulu ortamında çocukları dikkatle gözlemlediğinizde bu psikolojik filizlenmeleri çok net görebilirsiniz. Örneğin; oyun oynarken kendi istediği rolü değil de hep arkadaşının ona verdiği rolü kabullenen, sırf gruptan dışlanmamak için kendi sınırlarını ihlal ettiren bir çocuğu ele alalım. Dışarıdan veya yüzeysel bir gözle bakıldığında bu çocuk “Ne kadar uyumlu, hiç sorun çıkarmıyor, harika!” diye övülebilir. Oysa gerçekçi ve psikolojik bir mercekten baktığımızda, burada pembe bir tablo yoktur; burada “Boyun Eğicilik” veya “Onay Arayıcılığı” şemasının sinyallerini okuruz. Çocuk, sevilmek ve grupta kalabilmek için kendi en temel ihtiyaçlarından, “benliğinden” vazgeçmeyi öğreniyordur.
Bir başka köşede, yaptığı boyama çizgiden hafifçe taştı diye kağıdı yırtıp şiddetli bir ağlama krizine giren bir çocuğu düşünün. Bu sadece bir “şımarıklık” veya “inat” değildir. O gözyaşlarının ardında, “Kusurluluk” veya “Yüksek Standartlar” şemasının ayak sesleri gizlidir. Çocuk, sevilmenin veya değerli olmanın ancak “mükemmel” olmakla mümkün olduğuna dair bir inanç geliştiriyor olabilir. Bu noktada meseleye her şeyi olumlayan bir yaklaşımla bakmak yerine, çocuğun oradaki gerçek acısını, yetersizlik hissini ve kaygısını görmek; ona sahici bir yardım sunabilmenin tek yoludur.
Vedalaşma Anları ve Ayrılık Kaygısı
Benzer bir şekilde, anaokulu kapısındaki vedalaşma anları şema gelişiminin en net sahnelerinden biridir. Ebeveyninden ayrılırken yoğun bir kaygı yaşayan, ebeveyni tarafından da kaygılı ve aşırı korumacı bir vedayla okula bırakılan çocuğu inceleyelim. Eğer ebeveyn ayrılmakta zorlanıyor ve çocuğa dünyanın tehlikeli bir yer olduğu mesajını bedensel diliyle iletiyorsa, çocukta “Terk Edilme” veya “Zarar Görme Karşısında Dayanıksızlık” şemasının temelleri atılıyor olabilir. Oysa ihtiyacı olan, ebeveynin kararlı, şefkatli ve sınırları belli bir duruş sergileyerek ona güvende olduğunu hissettirmesidir.
Duygusal Dayanıklılık ve Güvenli Liman
Peki bu minik tohumların, yetişkinlikte hayatımızı zorlaştıran sağlıksız şemalara dönüşmemesi için neler yapılabilir? Amacımız çocukları her türlü olumsuz duygudan, akran çatışmasından veya hayal kırıklığından bir fanus içine alıp korumak kesinlikle değildir. Zaten bu hem imkansızdır hem de çocuğun hayata karşı psikolojik dayanıklılık geliştirmesini engeller. Çocuk düştüğünde dizinin kanaması nasıl fiziksel gelişimin bir parçasıysa, sosyal ilişkilerde yaşanılan bazı incinmeler de duygusal gelişimin bir parçasıdır.
Burada yetişkinlere, ebeveynlere ve eğitimcilere düşen asıl görev; çocuğun o hayal kırıklığını yaşadığında duygusunu kapsayabilmek, “Böyle hissetmen çok normal, seni anlıyorum ve buradayım” diyerek güvenli limanı sunabilmektir. Çocuğun yıkıcı davranışlarına net ve şefkatli sınırlar koyarken, altındaki duyguya sonuna kadar alan açmak ve onu geçerli kılmak, sağlıklı bir benlik algısı oluşturmanın en önemli anahtarıdır.
Sonuç olarak, anaokulu sıraları sadece renklerin, sayıların ve şarkıların ezberlendiği yerler değildir. Orası, “Ben değerli miyim?”, “Dünya güvenli bir yer mi?”, “Duygularımı gösterirsem kabul görür müyüm?” gibi en temel varoluşsal soruların ilk cevaplarının alındığı yerdir. Unutmayalım ki, o erken yaşlarda ekilen tohumlar, yarının yetişkinlerinin kuracağı ilişkileri ve aynaya baktıklarında kendileri hakkında ne hissedeceklerini şekillendirecektir. Bu yüzden çocukların dünyasına bakarken yüzeydeki sahte uyuma değil, derindeki gerçek ihtiyaca odaklanmak; onlara verebileceğimiz en etik ve en dürüst destektir.


