Pazartesi, Ekim 19, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Taşradan Kente: Uzak Filmi Üzerine

Nuri Bilge Ceylan’ın senaristliğini, yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği Uzak filmi, 2002 yılında seyirciyle buluşur. Film, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’den sonraki ikinci büyük ödül olan Büyük Jüri Ödülü’nü ve En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü almıştır. Ödül, filmin iki başrol oyuncusu Muzaffer Özdemir (Mahmut) ve 2002 yılında aramızdan ayrılan Mehmet Emin Toprak (Yusuf) arasında paylaşılmıştır. Uzak, yine iki başrolün yer aldığı ve benzer bir taşra konusunun işlendiği Kasaba (1997) ve Mayıs Sıkıntısı (1999) filmlerinden sonra gelmesiyle bir üçlemenin son filmi gibi görünmektedir.

Film, Yusuf karakterinin kasabadan ayrılışı ile başlar. Karlarla dolu büyük bir araziden yoldaki otobüse doğru yürüyen karakterin, daha en başında çıktığı yalnız ve zorlu yola şahit oluruz. Yusuf’un kasabada çalıştığı fabrika kapanmıştır. İş bulma umuduyla İstanbul’daki akrabası Mahmut’un yanına gidecektir. Film ayrılık, kayıp, yas ile birlikte başlar. İstanbul’da gemilerde miçoluk yaparak hem dünyayı gezecek hem de iyi para kazanacaktır. Mahmut ise uzun bir süre önce Yusuf gibi taşradan çıkmış ve kente yerleşmiştir. Büyük ideallerle İstanbul’a gelmiş fakat zamanla bu ideallerinden uzaklaşmıştır. Geçimini reklam fotoğrafçılığı yaparak sağlayan, Tarkovski izleyip Dostoyevski okuyan, entelektüel bir adamı yansıtır. Yıllar önce karısından boşanmıştır. Evinde izole bir hayat yaşamaktadır. Yusuf ise Mahmut’a göre kendini geliştirmemiş, bir vasfı ve ideali olmayan taşralıdır. Her ne kadar aynı yerden gelseler de Mahmut kendini farklı bir yerde konumlandırır. Yusuf aslında onun yıllar önceki hali gibidir. Mahmut ise bu gelmiş olan geçmişten pek de memnun gözükmemektedir. Kendisi için oluşturduğu hikayeye dahil etmediği şeyler, o hikayeye farklı bir şekilde yeniden dahil olur yani bize bastırılmış olanın geri dönüşünü gösterir.

Bir sahnede Yusuf’un ayakkabısına sprey sıkarak dolaba kaldırdığını görürüz. İlerleyen sahnelerde de ayakkabıyı yeniden dolaba koyduğuna tanık oluruz. Bu davranış, ilk bakışta düzenini ve yaşam alanını koruma çabası gibi görünse de daha farklı bir anlamda okunabilir. Ayakkabıya sprey sıkmak, kokuyu bastırma ve onu uzak tutma girişimi olarak düşünülebilir. Bu açıdan ayakkabı, Mahmut’un uzak tutmaya çalıştığı taşralı dünyayı ve kendi yaşam alanına yönelen müdahaleyi temsil eden bir fantezi nesnesi olarak ele alınabilir. Öte yandan Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filminde kadın botlarına yaptığı vurgu da bu bağlamda hatırlanabilir. Ayakkabının fallik bir imgeye dönüşmesi ve fetişistik bir anlam taşıması önemli görülebilir. Belki de sinemada bazı nesneler, yalnızca gördüğümüz şeyler değil, bakışımızın ve arzularımızın takıldığı yerlerdir.

Mahmut ile Yusuf’un birlikte televizyon izledikleri sahnede Mahmut, rahat koltuğuna yayılmış bir vaziyette, elinde kumanda ve ekranda sevdiği bir sanat filmi ile görülürken o sırada Yusuf ise bir sandalyede sessiz ve ilgisizce ona eşlik eder. Yusuf oradadır fakat Mahmut’un alanına dahil olamamıştır. Özdemir Asaf (2020)’ın “Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz.” sözü de Mahmut’u tasvir etmek için çok uygun görünmektedir. Ancak Mahmut’un yalnızlığı yalnızca çevresindeki insanların azlığıyla açıklanamaz. O, kendi iç dünyasına çekilerek yalnızlığına sığınmış; başkasını kendi hayatına dahil etmekten ve başkasının dünyasına girmekten kaçınmıştır. Bu tutum, nesne dünyasından geri çekilme ve libidinal yatırımı yeniden kendine yöneltme çabası olarak okunabilir. Mahmut’un kurduğu yaşam düzeni ve kendisi için belirlediği ideal, benliğini korumasına hizmet ederken Yusuf’un gelişi bu düzeni ve ideal benlik tasarımını tehdit etmeye başlar. Yusuf’un eve gelişiyle birlikte Mahmut’un korumaya çalıştığı yalnızlık ve kendine dönük libidinal yatırımı sarsılmaya başlar. Mahmut, yalnızlığından yakınan ve bir başkasının yokluğunu özleyen birinden çok, yalnızlığını korumaya çalışan biri gibidir. Nesneyle kurulan ilişkinin beraberinde getirebileceği kırılma ve incinme ihtimalinden uzak durmak için kendi dünyasına çekilmiş olabilir. Sanat ve fotoğrafla kurduğu ilişki de bu açıdan anlam kazanır: Mahmut, nesne dünyasından bütünüyle vazgeçmeden, ötekinin kendisine dokunmasına izin vermediği bir alan yaratır.

Bu noktada yalnızlık, yalnızca çevrede insanların bulunmaması ya da bir başkasının yokluğunun hissedilmesiyle açıklanamaz. Bazen insan kalabalıkların içinde de yalnız kalabilir; ancak her yalnızlık aynı zamanda bir özlem barındırmaz. Belki de yalnızlık, kimi zaman bir başkasının yokluğundan çok, onun varlığına ihtiyaç duymamaya çalışmakla ilgilidir. Mahmut’un yalnızlığı bu anlamda, ötekine duyulan ihtiyacın reddedilmesi ve kendi içine kapanarak korunma çabası üzerinden okunabilir. Yusuf ise bir başkasına duyulan ihtiyacın ve onunla ilişki kurma arzusunun daha görünür olduğu bir karakterdir. Dolayısıyla gündelik hayatın sıradan ayrıntılarında beliren eksiklik ve özlem duygusu, Mahmut’tan çok Yusuf’un deneyimine yaklaşır.

Bir sahnede arkadaşlarının Mahmut’a sitem ettiğini görürüz. Hayallerinden, arzularından kopmuş olması arkadaşlarının da tepkisini çekmiştir.

Mahmut’un arkadaşı: “Beyaz Su Vadisi’nin tek bir kare fotoğrafını daha iyi açıdan çekebilmek için Reşko Tepesi’ne tırmandığımız günleri ne çabuk unuttun? Bize derdin ki ben sinemaya geçip Tarkovski gibi filmler yapacağım. O zaman niye kendini saklıyorsun ki bugünün içine?”

Mahmut: “Oğlum bitti, bitti.”

Mahmut’un arkadaşı: “Hiçbir şey bitmedi. İnsanlar kendileriyle yaşar, kendileriyle ölür. Sen ölümünü çok erken ilan ettin. Sen gitmiyorsun diye hayat devam etmiyor anlamına gelmiyor.”

Bir fotoğraf karesi için tepelere tırmanan bir sanatçıdan, geçimini sağlamak için fayans fotoğrafları satan birine dönüşmek… Mahmut’un hikâyesi bir kaybın yasından çok, kayıpla yüzleşmekten kaçınmayı düşündürür. Yas, kaybedilenin ardından boşalan dünyayla yüzleşmeyi ve yeni ilişkilere yer açmayı gerektirirken Mahmut, kendisini entelektüel bir kabuğun içine çekerek bu ihtimali de dışarıda bırakır.

Bir başka sahnede ise, Mahmut ve Yusuf fotoğraf çekimi için gittikleri bir yerden dönerken Mahmut arabayı yol kenarına çeker ve manzaraya bakar.

Mahmut: Tam fotoğraflık yer ha. Şu tepeden alacaksın, önünde koyunlar, bir de göl…

Yusuf: Kamerayı kurayım hemen, ha Mahmut abi?

Mahmut: Boş ver ya, kim uğraşacak şimdi?

Mahmut’un manzarayı fotoğraflamaya değer bulup ardından vazgeçmesi, bir zamanlar arzuladığı ideallerle bugün kuramadığı ilişkiyi ve bu kaybın yasını işlemekteki güçlüğünü simgeler.

Freud’a göre yas yalnızca sevilen bir yakının kaybına karşı gelişmez; aynı zamanda bir ideal gibi düşünülen soyut bazı değerlerin kaybına karşı da gelişebilir. Bu durum bazı insanlarda ise melankoliye neden olur. Melankoliyi ise derin acılı bir yeis hali, dış dünyaya ilginin kesilmesi, sevme kapasitesinin kaybı, aktivitelerin inhibisyonu ve kendini kınamaya varan ve sanrısal cezalandırılma beklentisiyle sonuçlanacak şekilde özsaygıda azalma hali olarak tanımlar. Buna ek olarak tüm bu özelliklerin yas ile benzer olduğunu, fakat farklı olarak yasta kendine saygıda bozulma olmadığını belirtir.

“(…) Yas, sevilen bir yakının veya ülke, özgürlük, bir ideal gibi düşünsel-soyut bazı değerlerin kaybına karşı gelişen bir reaksiyondur. Yasa neden olan olayların benzerleri, bazı insanlarda, bizde patolojik bir dispozisyon şüphesi doğuracak şekilde melankoliye neden olurlar.” (Freud, 1917; akt., Uslu ve Berksun, 1993, s. 1).

Bir kayıp yaşanmıştır fakat neyin kaybedildiği bilinmemektedir. Freud, melankolide sevilen bir nesnenin kaybının, yastan farklı olarak bilinçdışı kaybı ile ilişkili olduğunu söyler.

“Diğer bir kısım vakada ise bir kayıp yaşandığını fark ederiz ancak neyin kaybedildiğini anlayamaz ve kolaylıkla hastanın da neyi kaybetmiş olduğunun bilincinde olmadığı duygusuna kapılırız. Gerçekten de, hasta melankoliye neden olan kaybın farkında olsa ve kimi kaybettiğini bilse bile kendi içinde neyi kaybettiğini anlayamaz. Bu melankolinin bir şekilde, sevilen bir nesnenin yastan farklı olarak, (yasta kayıpla ilgili bilinçdışı bir şey yoktur) bilinçdışı kaybı ile ilişkili olduğunu göstermektedir.” (Freud, 1917; akt., Uslu ve Berksun, 1993, s. 2).

Mahmut ve Yusuf arasındaki ilişkiye baktığımızda karşılıklı bir haset duygusu da görebilmekteyiz. Parrott (1991)’a göre haset, bireyin başkasının sahip olduğu ve kendisinin sahip olmadığı bir şeyi istemesi veya başkasının da sahip olmamasını istemesi arzusu ile meydana gelir. Söz konusu “şey”, eşya gibi somut ya da mutluluk, saygınlık gibi soyut olabilir (Foster ve diğerleri, 1972; Spielman, 1971). Bu açıdan bakıldığında Yusuf’un Mahmut’a olan bakışı yalnızca özenme ya da hayranlık duyma olarak görülmemektedir. Mahmut, Yusuf’un arzuladığı hayata sahip gibidir. Taşradan çıkmış, kente yerleşmiştir. Bir evi ve geçimini sağlayacak bir işi vardır. Yani Yusuf’un sahip olmak istediği pek çok şeye sahiptir. Yusuf, istenmemişliğin ve dışlanmışlığın yanı sıra hasetle de mücadele eder. İhtiyaç duyduğu bilgiye ve deneyime sahip Mahmut’un kendisine mesafeli durması, geçmişte ebeveyniyle yaşadığı ikilemi yeniden canlandırıyor olabilir. Yusuf’un Mahmut’u canlandırma uğraşı ve başaramadığındaki öfkesi depresif bir ebeveyni canlandırma uğraşındaki çocuk gibi görülebilir.

Filmin başından itibaren birçok sahnede fare kapanı görürüz. Filmin sonlarına doğru, gece yarısı, kapanın bir fare yakaladığını fark ederiz. Mahmut, farenin sabaha kadar orada kalabileceğini ve apartman görevlisinin sabah ilgileneceğini söylerken Yusuf, farenin sabaha kadar ses çıkaracağını düşünerek hemen müdahale etmek ister. Fareyi alıp bir poşete koyar ve aşağı indirir. Çöpün yanına bırakmak üzereyken etrafta çok sayıda kedi olduğunu fark eder. Fareyi kedilere canlı bir yem olarak bırakmaya vicdanı el vermeyince onu duvara çarparak öldürür ve ardından orada bırakır. Mahmut ise bütün bu olanları pencereden izlemektedir. Bu sahneye baktığımızda Yusuf’un fare ile özdeşleştiğini görürüz. Bu sahne aynı zamanda Kieslowski’nin ünlü Mavi filmine bir gönderme olarak okunabilir. Mavi’de farelerin bulunduğu odaya bir kedi bırakılırken burada fare, iyiliği adına öldürülür. Her iki filmde de farenin sesinin susturulması, ölümle sonuçlanır. Nihayetinde bu seslere tahammül, alan yaratımı, hayatın sıkışıklığı ile bağdaşamaz hâle gelir.

Ancak bu haset duygusu tek taraflı değildir. Yusuf, Mahmut’un sahip olduklarına ulaşmayı arzularken Mahmut ise Yusuf’un varlığı ile kendi hayatındaki eksikliklerle yüzleşmektedir. Mahmut da Yusuf’un geleceğe olan umuduna, yaşam dolu enerjisine ve ideallerine sahip değildir. Mahmut bu hasedini yoğun duygular ile yansıtır. Öfke, hayal kırıklığı, tiksinme, üzüntü, alçaklık, kötü niyet, suçluluk, hayranlık, içerleme, kaygı ve özlem bu duygular içerisinde yer alabilir (Parrott, 1991; Spielman, 1971).

Bu açıdan bakıldığında Mahmut’un Yusuf’a olan öfkesinin ve tiksintisinin sebebi sadece Yusuf’un davranışlarından kaynaklı olamayabilir. Bu sebeple Mahmut’un Yusuf’u yaşamına dahil etmemesi hatta göndermeye çalışması kendi geçmişini şimdiye dahil etmemeye çalışması olarak da değerlendirilebilir. Böylelikle Uzak filmindeki haset duygusuna baktığımızda sahip olunamayanın arzulanması iki farklı pencereden ve belki de geçmiş ve gelecekten görebilmekteyiz.

Mahmut ve Yusuf’un hikayesi, yalnızca birbirinden uzak iki insanın karşılaşmasını değil; arzu, haset, yas ve yalnızlık etrafında şekillenen ruhsal çatışmaları da görünür kılar. Karakterlerin işleyebildikleri kadar işleyemedikleri meseleler de ilişkilerine, davranışlarına ve birbirleriyle kurdukları mesafeye sızar. Ve bazen en derin uzaklık, iki insanın arasındaki mesafeden değil, kişinin kendi arzusuyla, kaybıyla ve kendi içinde karşılık bulamayan meselelerle kurduğu ilişkiden doğar.

Kaynakça

  • Asaf, Ö. (2020). Çiçek Senfonisi. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
  • Foster, G. M., et al. (1972). The anatomy of envy: A study in symbolic behavior [and comments and reply]. Current Anthropology, 13(2), 165–202.
  • Parrott, W. G. (1991). The emotional experience of envy and jealousy. In P. Salovey (Ed.), The psychology of envy and jealousy (pp. 3–28). Guilford Press.
  • Peplau, L. A., & Perlman, D. (1982). Perspectives on loneliness. In L. A. Peplau & D. Perlman (Eds.), Loneliness: A sourcebook of current theory, research and therapy. Wiley-Interscience.
  • Spielman, P. M. (1971). Envy and jealousy: An attempt at clarification. The Psychoanalytic Quarterly, 40(1), 59–82.
  • Uslu, R., & Berksun, O. E. (1993). Yas ve melankoli. Kriz Dergisi, 1(2).
Ahmet Onur Can
Ahmet Onur Can
Klinik psikolog ve psikoterapisttir. İstanbul Psikoterapi Okulu'nda Psikanalitik Psikoterapi kuramsal eğitimi almıştır. Psikanaliz, psikoterapi, sinema, sanat ve kültürel çalışmalarla ilgilenmektedir. Sinema üzerine yazıları yayımlanmıştır. Yazılarında ruhsallık, kültür ve sanat arasındaki karşılıklı etkileşimleri psikanalitik bir perspektifle ele almaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar