BİR AİLEDE HERKES YERİNİ KAYBETTİĞİNDE: ÇOCUKLAR NEDEN YETİŞKİNLEŞİR?
Bazı çocuklar oyuncaklarını toplamadan önce evin huzurunu toplamayı öğrenir. Annesinin ses tonundan mutsuzluğunu, babasının sessizliğinden yaklaşan bir tartışmayı anlar. Ne zaman konuşacağını, ne zaman susacağını, ne zaman kendi isteklerinden vazgeçeceğini bilir. Çevresindeki yetişkinler onun olgunluğuyla gurur duyar. Oysa kimse şu soruyu sormaz: Bu çocuk gerçekten büyüdü mü, yoksa çocuk kalabileceği güvenli alanı mı kaybetti?
Aile, yalnızca aynı çatı altında yaşayan bireylerden oluşmaz. Her üyenin belirli sorumluluklar, duygusal bağlar ve sınırlar içerisinde yer aldığı dinamik bir sistemdir. Ancak bazen bu sistemde roller sessizce değişir. Ebeveynler çocuklarından duygusal destek beklemeye, çocuklar yetişkinlerin sorumluluklarını üstlenmeye başlar. Böylece ailede görünürde bir düzen sürerken, gelişimsel açıdan önemli bir dengesizlik ortaya çıkabilir.
Ailede Sınırlar Kaybolduğunda
Salvador Minuchin’in Yapısal Aile Terapisi yaklaşımına göre aile, kendi içerisinde ebeveyn, eş ve kardeş alt sistemlerinden oluşur. Bu alt sistemler arasındaki sınırlar, aile üyelerinin hem birbirleriyle yakınlık kurabilmesini hem de bireysel kimliklerini koruyabilmesini sağlar (Minuchin, 1974).
Sağlıklı ailelerde ebeveynler, çocuklarının duygusal ihtiyaçlarını karşılamak ve gelişimlerine rehberlik etmek konusunda temel sorumluluğu üstlenir. Ancak sınırların belirsizleştiği ailelerde çocuk, kendisini yetişkinlerin dünyasına ait sorunların içerisinde bulabilir.
Örneğin anne, evliliğindeki mutsuzluğu sürekli çocuğuyla paylaşabilir. Baba, aile içindeki çatışmalarda çocuğundan taraf olmasını bekleyebilir. Büyük kardeş, küçük kardeşlerinin bakımını sürekli üstlenmek zorunda kalabilir. Başlangıçta dayanışma gibi görünen bu durumlar, süreklilik kazandığında çocuğun gelişimsel konumunu değiştirebilir.
Burada çoğu zaman gözden kaçan nokta, bu rol değişiminin açıkça talep edilmeden de gerçekleşebilmesidir. Çocuk, ebeveyninin üzüntüsünü fark ederek onu koruması gerektiğine inanabilir. Evdeki gerginliği azaltmak için kendi duygularını bastırabilir. Zamanla aile içerisinde kendisine ait olmayan bir sorumluluğu, sevginin ve bağlılığın doğal bir parçası olarak görmeye başlayabilir.
Bu süreçte aile içindeki sınırlar yalnızca belirsizleşmez; çocuğun güvenlik algısı da etkilenebilir. Kendisine rehberlik etmesini beklediği yetişkinin duygusal ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan çocuk, destek alan kişi olmaktan destek veren kişiye dönüşür. Böylece ailedeki ilişki düzeni, çocuğun gelişimsel gereksinimlerinden uzaklaşabilir.
Buradaki temel sorun aile üyelerinin birbirine destek olması değildir. Sorun, yetişkinlere ait sorumlulukların çocuğun taşıyabileceğinden daha ağır hâle gelmesidir.
Çocukluğun Sessiz Kaybı: Ebeveynleşme
Psikoloji literatüründe parentification olarak adlandırılan ebeveynleşme, çocuğun aile içerisinde gelişim düzeyine uygun olmayan yetişkin rollerini üstlenmesiyle ilişkilidir. Jurkovic (1997), bu sürecin çocuğun kendi ihtiyaçlarını geri plana itmesine ve aile üyelerinin bakımından sorumlu hissetmesine yol açabileceğini vurgular.
Ebeveynleşme yalnızca fiziksel sorumluluklarla sınırlı değildir. Duygusal ebeveynleşmede çocuk, ebeveyninin sırdaşı, teselli kaynağı veya çatışmaların arabulucusu hâline gelebilir.
Henüz kendi duygularını tanımaya çalışan bir çocuğun, yetişkinlerin duygusal yükünü düzenlemek zorunda hissetmesi önemli bir çelişkidir. Çünkü çocuk, güven aradığı kişiye güven vermekle sorumlu hâle gelir.
Bu süreçte çocuk, ailesinin ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarından daha önemli görmeye başlayabilir. Ebeveyninin üzülmemesi için öfkesini saklayabilir, sorun çıkarmamak adına yardım istemekten kaçınabilir. Böylece duygusal ihtiyaçlarını ifade etmek yerine başkalarının duygularını yönetmeye odaklanan bir ilişki biçimi geliştirebilir.
Bu durumun uzun süre devam etmesi, çocuğun yalnızca aile içerisindeki rolünü değil, kendilik algısını da etkileyebilir. Kendi değerini ne hissettiğiyle değil, başkaları için ne kadar yararlı olduğuyla ölçmeye başlayabilir.
Özellikle ebeveynler arasındaki çatışmalarda arabulucu konumuna yerleştirilen çocuklar, iki tarafı da kaybetmemek için sürekli denge kurmaya çalışabilir. Annesini desteklediğinde babasına, babasını anladığında annesine ihanet etmiş gibi hissedebilir. Böyle bir duygusal ikilem, çocuğun kendi düşüncelerini ve ihtiyaçlarını özgürce ifade etmesini güçleştirebilir.
Çocuk için ailesine ait olmak temel bir duygusal ihtiyaçtır. Ancak bu aidiyet, yetişkinlerin sorunlarını çözmekle ilişkilendirildiğinde sevgi ve sorumluluk arasındaki sınır bulanıklaşabilir. Çocuk, kendisine ait olmayan bir çatışmanın sonuçlarından bile kendisini sorumlu hissedebilir.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım vardır: Çocuğun yaşına uygun sorumluluklar alması, empati geliştirmesi veya ailesine yardımcı olması tek başına ebeveynleşme anlamına gelmez. Belirleyici olan sorumluluğun ağırlığı, sürekliliği, çocuğun ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmadığı ve yetişkin desteğinin varlığıdır.
Güçlü Çocuk Olmanın Görünmeyen Bedeli
Bazı ailelerde çocuklar farkında olmadan belirli kimliklere yerleştirilir. Biri ailenin güçlü çocuğudur, diğeri sorun çıkarmayan, bir başkası herkesi mutlu etmeye çalışan çocuktur.
Bu roller zamanla çocuğun kendisini değerlendirme biçimine dönüşebilir. Sevilmenin sorumluluk almakla, kabul görmenin uyum sağlamakla ilişkili olduğu düşüncesi gelişebilir.
Hooper (2007), ebeveynleşmeyi bağlanma ve aile sistemleri kuramları çerçevesinde ele alarak çocuklukta üstlenilen rollerin yetişkinlikteki ilişki örüntüleriyle bağlantılı olabileceğini açıklamaktadır.
Bu deneyimler bazı bireylerde kendi ihtiyaçlarını ifade etmekte zorlanma, aşırı sorumluluk hissetme, sınır koyarken suçluluk duyma veya başkalarının duygularından kendisini sorumlu görme biçiminde ortaya çıkabilir.
Yetişkinlikte sürekli güçlü görünmeye çalışan, yardım istemeyi zayıflık olarak değerlendiren veya ilişkilerinde karşı tarafın ihtiyaçlarını önceleyen bazı bireylerin geçmişinde bu tür aile deneyimleri bulunabilir. Çocuklukta üstlenilen sorumluluklar zamanla kişinin ilişki kurma biçiminin bir parçası hâline gelebilir.
Bu bireyler için sınır koymak yalnızca bir davranış değişikliği olmayabilir. Yıllardır benimsedikleri “herkesi koruyan kişi” rolünden uzaklaşmak, suçluluk ve kaygı yaratabilir. Başkalarının hayal kırıklığına uğramasını kendi başarısızlıkları gibi değerlendirebilirler. Oysa sağlıklı ilişkiler, bir kişinin sürekli fedakârlık yapmasına değil, ihtiyaçların karşılıklı olarak görülmesine dayanır.
Bununla birlikte her ebeveynleşme deneyimi aynı sonuçları doğurmaz; çocuğun destek kaynakları, yaşadığı koşullar ve deneyimine yüklediği anlam belirleyicidir. Bu örüntüler değiştirilemez de değildir. Farkındalık, destekleyici ilişkiler ve gerektiğinde profesyonel yardım, kişinin kendi ihtiyaçlarıyla yeniden bağ kurmasını kolaylaştırabilir.
Belki de en dikkat çekici nokta şudur: Çocuklukta herkesin ihtiyaçlarını fark etmeyi öğrenen birey, yetişkinliğinde kendi ihtiyaçlarını fark etmekte zorlanabilir.
Ailede Herkes Kendi Yerinde Olabildiğinde
Aile içerisindeki rollerin yeniden düzenlenmesi, üyeler arasında duygusal mesafe oluşturmak anlamına gelmez. Aksine sağlıklı sınırlar, yakınlığın daha güvenli biçimde kurulabilmesini sağlar.
Ebeveynlerin kendi ilişkisel sorunlarının sorumluluğunu üstlenmesi, çocuklarını çatışmaların dışında tutması ve yaşlarına uygun sorumluluklar vermesi bu açıdan önemlidir. Çocuğun duygularına alan açılması, her zaman güçlü olmak zorunda olmadığının hissettirilmesi ve yetişkin desteğine ihtiyaç duyduğunda ulaşabilmesi sağlıklı gelişimi destekler.
Bu nedenle ebeveynlerin çocuklarına yalnızca sorumluluk vermesi değil, sorumluluğun sınırlarını da göstermesi gerekir. Çocuk, ailesinin bir parçası olduğunu bilmeli ancak ailenin bütün duygusal yükünü taşımak zorunda hissetmemelidir. Ebeveyninin üzgün olduğunu görebilir, ona sevgi gösterebilir; fakat ebeveyninin mutluluğunu sağlamak çocuğun görevi değildir.
Aile danışmanlığı açısından mesele yalnızca çocuğun davranışlarını değiştirmek değil, bu davranışların aile sistemi içerisinde hangi işlevi üstlendiğini anlamaktır. Çünkü bazen sorun olarak görülen davranış, ailedeki görünmeyen dengesizliğin bir yansıması olabilir.
Bir çocuğun sessizliği her zaman huzurun, olgunluğu her zaman sağlıklı gelişimin göstergesi değildir. Bazen sessizlik çatışmadan kaçınmanın, olgunluk ise erken üstlenilmiş sorumlulukların ifadesidir.
Sağlıklı bir aile, herkesin yalnızca sorumluluklarını bildiği değil, kimsenin bir başkasının hayatını taşımak zorunda kalmadığı bir ilişkiler sistemidir.
Çünkü çocukların en temel ihtiyaçlarından biri, güçlü olmak zorunda kalmadan çocuk kalabilmektir.
Kaynakça
- Kaynakça
- Hooper, L. M. (2007). The application of attachment theory and family systems theory to the phenomena of parentification. The Family Journal, 15(3), 217–223. https://doi.org/10.1177/1066480707301290
- Jurkovic, G. J. (1997). Lost childhoods: The plight of the parentified child. Brunner/Mazel.
- Minuchin, S. (1974). Families and family therapy. Harvard University Press.
