Geç mi Kaldık, Yoksa Tam Zamanı mı?
İnsanın kurulu bir düzeni olduğunda onu bırakması kolay değildir. Bir süre sonra “Yaşım geçti”, “Artık çok geç”, “Bu yaştan sonra ne gerek var?” gibi cümleler üretmeye başlarız. Hayallerimizi erteler, isteklerimizi bastırır ve zamanla bunların bizim için artık mümkün olmadığına inanmaya başlarız. Peki gerçekten geç mi kaldık, yoksa geç kaldığımızı bize düşündüren şey başkalarının beklentileri mi?
Bize 18 yaşında yolumuzu çizmemiz gerektiği söyleniyor. Madem büyüdük, neden psikolojik gelişim açısından ergenliğin 20’li yaşlara kadar devam edebildiğini konuşuyoruz? Öyleyse neden 25 yaşında düzgün bir işimizin olması, 8-5 çalışmamız, “doğru” insanı bulup evlenmemiz ve hayatımızı çoktan kurmuş olmamız bekleniyor? Bunları yapmadığımızda neden kendimizi başarısız hissediyoruz?
Sanki hepimizin uyması gereken görünmez bir takvim var. Mezuniyet, iş, evlilik, çocuk, ev sahibi olmak… Her şeyin bir yaşı, bir sırası varmış gibi düşünüyoruz. Oysa insan hayatı, herkesin aynı hızda ilerlediği bir yarış değil. Kiminin yolu erken aydınlanırken kimi, ne istediğini anlamak için daha fazla zamana ihtiyaç duyuyor. Üstelik bazen yıllarca doğru sandığımız yolun aslında bize ait olmadığını da sonradan fark ediyoruz.
İşte bu ayki köşe yazımda bunu konuşalım: Geç mi kaldık, yoksa tam zamanı mı?
Geçtiğimiz hafta 24 yaşındaki bir danışanım, hayatındaki her şey için çok geç kaldığını söyledi. Ben de yüksek lisansa kabul edildiğimi anlattığımda yüzü gülerek, “Hocam, tam yaşınızdasınız!” dedi.
Bunu uzun süre düşündüm. İnsan kendi hayatındaki gelişmeleri bu kadar geç kalmışlık olarak görürken, başkasının hayatındaki aynı gelişmeyi neden bu kadar güzel karşılayabiliyor? Başkasına tanıdığımız anlayışı kendimizden neden esirgiyoruz? Belki de insan bazen gerçekten kendi kendisinin kurdudur. Kendimize karşı acımasız davranırken başkalarına gösterdiğimiz şefkati unutuyoruz.
Bunun birkaç sebebi var.
İlki ve belki de en önemlisi: “El âlem ne der?”
İnsanın içinde kaç yaşında olursa olsun hiç gitmeyen bir cesaret olabilir. Fakat cesaretin hemen alt komşusu, o meşhur mahalle teyzesi Nuriye çıkar ve sorar: “Yaşın kaç olmuş? Kayınvaliden ne der? Çocuklara kim bakacak? Kız başına İstanbul’a gidip nasıl duracaksın?”
Duracağım teyzeciğim. Hem de gayet güzel duracağım.
Elbette bu ses yalnızca mahalle teyzelerinden gelmez. Bazen ailemizden, arkadaşlarımızdan, iş çevremizden; bazen de doğrudan kendi içimizden yükselir. Başkalarının bizi nasıl değerlendireceğini düşünürken kendi hayatımızın kararlarını onlara teslim ederiz. Bir süre sonra da gerçekten ne istediğimizi unutabiliriz.
İkinci sebep zihnimizin çalışma biçimi. Amigdala, tehditleri değerlendirmemizde ve korku tepkilerimizde rol oynayan önemli bir beyin yapısıdır. Geçmiş deneyimlerimizle birlikte çalıştığında, bazen gerçek bir tehlike ile yalnızca alışılmış olanın dışına çıkmayı birbirine karıştırabilir. Yeni bir işe başlamak, şehir değiştirmek ya da yeniden öğrenci olmak bize tehlikeliymiş gibi gelebilir. Oysa her belirsizlik, başımıza kötü bir şey geleceği anlamına gelmez. Bu nedenle bir fırsat karşımıza çıktığında yalnızca korkumuza kulak vermek yerine artılarını ve eksilerini değerlendirmek gerekir.
Üçüncüsü ise konfor alanımızdır. Hem değişmek isteriz hem düzenimizi bozmak istemeyiz. Hem görünür olmak isteriz hem eleştirilmekten korkarız. Oysa ideal benliğimiz ile yaşadığımız benlik arasındaki mesafe açıldıkça iç huzursuzluğumuz da artabilir. Hayalini kurduğumuz kişiyle bugün olduğumuz kişi arasındaki farkı kapatmanın yolu, kendimizi suçlamak değil, küçük de olsa bir adım atmaktır.
Üstelik başarı yalnızca büyük hayat değişikliklerinden ibaret değildir. Spora başlamak, bir kursa yazılmak, yeni bir işe girişmek, bir ofis açmak bile cesaret ister. Bazen yıllardır ertelediğimiz bir konuşmayı yapmak, bazen de artık bize iyi gelmeyen bir ortamdan uzaklaşmak hayatımızdaki en önemli adım olabilir. Ve çoğu zaman birileri mutlaka “Bakalım ne kadar sürdüreceksin?” der.
Kızmayın onlara. Çoğu, kendisine öğretilen sınırlar içinde doğru bildiğini söylüyor. Onlar da bir bakıma kendi korkularının mağduru. Ancak başkalarının korkularını anlamak, kendi hayatımızı o korkulara göre şekillendirmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Elbette cesaret, düşünmeden atılmak değildir. Plan yapmak, riskleri görmek, koşullarımızı değerlendirmek ve yine de gerektiğinde adım atabilmektir. Bazen beklemek de doğru bir karardır. Önemli olan, bekleyişimizin gerçekten bir hazırlık mı, yoksa korkumuzun arkasına saklanmak mı olduğunu fark edebilmektir.
Yazımı küçük bir hikâyeyle bitireyim.
İki kurbağa derin bir çukura düşer. Diğerleri yukarıdan “Çıkamazsınız!” diye bağırır. Biri bunu duyup umudunu kaybeder. Diğeri ise sağırdır; söylenenleri duyamadığı için onları destekliyor sanır. Zıplamaya devam eder ve sonunda çıkar.
Bazen gerçekten dönemsel olarak sağır olmak gerekir.
Başkalarının “yapamazsın” sesini değil, kendi “deneyeceğim” sesini duymak…
Çünkü başarı cesaretsiz olmaz. Yol zor olabilir; fakat bazen en güzel tat, tam da o zorlu yolun sonunda gelir.
Belki geç kalmadık. Belki de yalnızca kendi zamanımızı başkalarının takvimine göre ölçmeyi bırakmamız gerekiyordur. Hayatımızın hangi döneminde olursak olalım, kendimize yeni bir başlangıç için izin verebiliriz. Çünkü mesele kaç yaşında olduğumuz değil, bundan sonra nasıl bir hayat yaşamak istediğimizdir.
Unutmayalım: Başkalarının takviminde geç kalmış olabiliriz ama kendi hayatımızda hâlâ tam zamanında olabiliriz.


