Aslında İnsanlardan mı Korkuyoruz, Yoksa Yeniden Yaralanmaktan mı?
Bazı insanlar ilişkilerini yaşarken, bir yandan da sürekli tetiktedir. Telefona geç cevap verilmesi, değişen bir ses tonu ya da iptal edilen bir plan, onlar için sıradan, olabilecek bir durum değildir; kendi zihninde yazdığı ve hızla büyüttüğü bir senaryonun başlangıcıdır. “Benden sıkıldı.”, “Kesin bir şey saklıyor.”, “Yine hayal kırıklığı yaşayacağım.” gibi düşünceler birkaç dakika içinde gerçeğin yerini alabilir.
Dışarıdan bakıldığında bu kişiler “çok kıskanç”, “fazla şüpheci” ya da “güvensiz” olarak etiketlenebilir. Oysa çoğu zaman görünen davranışın altında çok daha eski bir hikâye vardır.
Çünkü güven problemi, bugünün ilişkisinden çok dünün yaralarıyla ilgilidir.
Güven Eksikliği Bir Karakter Özelliği Değildir!
Toplumda güven problemi çoğu zaman kişilik özelliği gibi değerlendirilir. Oysa psikolojik açıdan bakıldığında güven, yaşamın ilk yıllarında şekillenen temel bir duygudur. Çocuk, ihtiyaç duyduğunda yanında olan, sözünü tutan ve duygularını küçümsemeyen bakım verenlerle büyüdüğünde dünya onun için daha öngörülebilir bir yer hâline gelir. Tam tersine ihmal, tutarsızlık, aldatılma, zorbalık ya da sürekli hayal kırıklığı yaşayan bireylerde ise zihnin temel mesajı farklıdır: “Dikkatli ol. İnsanlar seni incitebilir.” Yetişkinlikte yaşanan birçok ilişki probleminin temelindeki neden aslında bugünkü partnerden değil, geçmişte oluşmuş güven şemasından beslenebilir. Güven problemi yaşayan bireylerde çocuklukta ihmal veya istismar, akran zorbalığı, aldatılma deneyimleri, ebeveynlerin tutarsız davranışları ve yalnız kalma korkusu gibi etkenlerin rol oynayabileceği belirtilmektedir.
Asıl sorun güvenmemek değil, sürekli kendini korumaktır! İlginç olan nokta şudur: Güven problemi yaşayan insanlar çoğu zaman ilişkilerini bozmak istemezler; tam tersine, ilişkiyi korumaya çalışırlar. Ancak bunu yaparken başvurdukları yöntemler, farkında olmadan ilişkinin temelini zedelemeye başlar. Örneğin partnerinin telefonunu kontrol etmek, sürekli nerede olduğunu öğrenmek istemek, sosyal medya hesaplarını incelemek ya da aynı soruyu farklı zamanlarda sorarak “doğruyu yakalamaya” çalışmak, kişinin zihninde geçici bir rahatlama yaratabilir. Çünkü belirsizlik kısa süreliğine ortadan kalkmış gibi hissedilir. Fakat bu rahatlama uzun sürmez. Zihin kısa süre sonra yeni bir şüphe üretir ve kişi yeniden kanıt aramaya başlar. Benzer şekilde bazı kişiler duygularını doğrudan ifade etmek yerine karşı tarafı sınamayı tercih eder. “Bakalım beni gerçekten önemsiyor mu?”, “Ben aramazsam o arayacak mı?”, “Doğum günümü hatırlayacak mı?” gibi sessiz testler, ilişkinin doğal akışını bozar. Oysa partner, hangi davranışının bir sınavın parçası olduğunu bilmediği için çoğu zaman başarısız olur ve bu durum güvensizliği daha da artırır. Bir başka yaygın davranış ise rahatsız olunan konuları dile getirmek yerine biriktirmektir. Kişi kırıldığını söylemekten çekinir; çünkü reddedilmekten, yanlış anlaşılmaktan ya da tartışma yaşamaktan korkar. Ancak ifade edilmeyen her duygu zamanla öfkeye dönüşür. Gün gelir küçük bir olay, aslında aylarca birikmiş kırgınlıkların patlamasına neden olur. Bu süreçte partner de kendisini sürekli sorgulanan, denetlenen veya suçlanan biri gibi hissetmeye başlayabilir. Zamanla daha mesafeli davranabilir, daha az paylaşım yapabilir ya da kendini geri çekebilir. Güven problemi yaşayan kişi ise bu mesafeyi, “Demek ki gerçekten benden uzaklaşıyor.” şeklinde yorumlar. Böylece başlangıçta yalnızca bir korku olan düşünce, kişinin kendi davranışlarının da etkisiyle gerçeğe dönüşmeye başlar.
Güvensizlik Kendini Besleyen Bir Döngüdür
Psikolojide birçok problem döngüsel şekilde ilerler. Güven problemi de bunlardan biridir. Kişi incinmemek için kendini gizler. Kendini gizledikçe ilişkide gerçek yakınlık kurulamaz. Yakınlık azaldıkça “Demek ki bana güvenilmiyor.” düşüncesi güçlenir. Sonunda hem kendine hem de başkalarına olan güven biraz daha azalır. Slaytta da dikkat çekildiği gibi, kendini gizleme ve dürüst olmaktan kaçınma davranışları yalnızca ilişkiyi değil, kişinin benlik saygısını da olumsuz etkileyen bir döngü oluşturabilir.
Her Güven Problemi Psikiyatrik Bir Bozukluk Anlamına Gelmez
Klinik uygulamada önemli bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekir. Her şüpheci birey paranoid kişilik bozukluğu yaşamaz. Bazen kişi yalnızca geçmiş yaşantılarının oluşturduğu yoğun bir güvensizlik şemasıyla hareket ediyordur. Paranoid kişilik bozukluğu tanısı ise çok daha kapsamlı, süreğen ve belirli tanı ölçütlerini karşılayan bir tabloyu ifade eder. Bu nedenle yalnızca “kimseye güvenemiyorum” demek tanı koymak için yeterli değildir.
Neden Hep Aynı İnsanlara Çekiliriz?
Danışmanlık süreçlerinde sık karşılaşılan ilginç bir durum vardır. Bazı insanlar güven problemi yaşamalarına rağmen tekrar tekrar güven vermeyen kişileri seçerler. Bu ilk bakışta mantıksız görünür. Ancak insan zihni tanıdık olana yönelme eğilimindedir. Çocuklukta sevgi ile belirsizlik birlikte yaşandıysa yetişkinlikte de benzer ilişki dinamikleri “normal” gelebilir. İşte bu nedenle terapi yalnızca bugünkü ilişkiyi konuşmaz; kişinin ilişki seçimlerinin kökenini de anlamaya çalışır. Güven problemi yaşayan bireylerin çocuklukta normalleştirdikleri ilişki örüntülerini yetişkinlikte yeniden kurabilecekleri ve bu nedenle güven vermeyen kişilere ilgi duyabilecekleri vurgulanmaktadır.
Terapi Güveni Karşı Tarafta Değil, Kişinin Kendinde İnşa Eder
Birçok danışan terapiye şu beklentiyle gelir:
“Kimse beni üzmesin.”
Oysa psikoterapinin hedefi bu değildir. Çünkü hiç kimse başkalarının davranışlarını kontrol edemez. Terapi, kişinin incinmeye rağmen ayakta kalabileceğine dair inancını güçlendirmeye çalışır. Bunun için bilişsel davranışçı terapide sık kullanılan yöntemlerden biri en kötü senaryonun üzerine çalışmaktır.
“Ya gerçekten terk edilirsem?”
“Ya gerçekten aldatılırsam?”
Sorunun cevabı felaketi büyütmek değildir. Sorunun cevabı, “Böyle bir durumda bununla nasıl baş ederim?” sorusunu birlikte araştırmaktır. Bu bakış açısı zamanla belirsizliğin yarattığı kaygıyı azaltır ve kişinin kontrol hissini artırır.
Sağlıklı Güven, Körü Körüne İnanmak Değildir
Psikolojik olgunluk, herkese güvenmek değildir. Kimlere güvenileceğini ayırt edebilmektir.
Sağlıklı sınırlar koyabilmek… Rahatsız olunan durumları açıkça ifade edebilmek…
Eleştiriyi kişisel bir saldırı olarak değil, değerlendirilmesi gereken bir geri bildirim olarak görebilmek… Ve gerektiğinde bir ilişkiyi sonlandırabilecek iç güce sahip olmak… Gerçek güven tam da burada başlar. Çünkü güven, başkalarının hiç hata yapmayacağına inanmak değil; hata yaptıklarında kendimizi koruyabilecek psikolojik dayanıklılığı geliştirebilmektir. Slaytta da terapötik hedeflerden biri olarak sağlıklı sınırlar oluşturmak, dürüst iletişimi artırmak ve eleştiriyi yönetebilme becerisini geliştirmek önerilmektedir.
Son Söz
Belki de güven problemi yaşayan insanlar insanlara güvenmeyi değil, yeniden incinmemeyi öğrenmeye çalışırlar. Ancak hayatın paradoksu şudur: Hiç risk almadan güven kurulmaz.
Hiç güvenmeden de yakınlık oluşmaz. İlişkileri iyileştiren şey kusursuz insanlar bulmak değildir. Kendimizi koruyabilecek sınırlar geliştirirken aynı zamanda bağ kurabilecek cesareti de yeniden inşa edebilmektir.


