Günümüz dünyasında belki de en sık karşılaştığımız ama “güçlü durmak”, “kendi kendine yetmek” ya da “olgunluk” kisvesi altında meşrulaştırdığımız en yaygın psikolojik savunmalardan biri duygusal mesafe koymaktır. Birçoğumuz hayatın bir döneminde bağ kurduğumuz insanlardan zarar görmüş, hayal kırıklığına uğramış, reddedilmiş veya beklenmedik yerden yaralanmışızdır. İnsan zihni ise en temelde bir hayatta kalma ve koruma mekanizması olarak çalışır. Geçmişte bize acı veren bir deneyim kaydedildiğinde, zihin bir daha benzer bir riskle karşılaşmamak adına adeta teyakkuza geçer. İşte tam bu noktada, farkında olmadan görünmez duvarlar örmeye, ilişkilerde derinleşmekten kaçınmaya ve duygusal zırhlar kuşanmaya başlarız.
Peki, bizi kırılmaktan korusun diye büyük bir titizlikle inşa ettiğimiz bu zırhlar, bizi gerçekten koruyor mu; yoksa yavaş yavaş kendi içimize mi hapsediyor?
Klinik pratikte sıkça gözlemlediğimiz gibi, duygusal korunma arzusu ilk bakışta oldukça mantıklı, işlevsel ve adaptif bir strateji gibi görünür. Zihin bize şu telkinlerde bulunur: “Çok yakınlaşmazsam canım acımaz”, “İhtiyaçlarımı sesli söylemezsem reddedilmeyi yaşamam”, “Kimseden bir şey beklemezsem hayal kırıklığına uğramam”, “Kontrolü elimde tutarsam sürpriz acılar çekmem.” Bu otomatik düşünce kalıpları, bireyi kısa vadede geçici bir güvenlik ve konfor alanında tutar. Ancak zihnin bu savunma hattını kurarken gözden kaçırdığı çok temel bir gerçek vardır: Duygusal yalıtım ve bastırma mekanizması seçici çalışmaz.
Zihnimize ve bedenimize “acı duymak istemiyorum, risk almayacağım” diyerek kilit vurduğumuzda, sadece üzüntüyü, kırgınlığı, öfkeyi ya da kaygıyı engellemiş olmayız. Zihin duygusal kanalları kapattığında, aynı yollardan geçen neşeyi, coşkuyu, samimiyeti, derin bağ kurma hissini, ait olmayı ve sevgiyi de engeller. Sonuç olarak, tehlikelerden korunduğunu sanan birey, zamanla derin bir duygusal küntleşme, kronik bir yalnızlık ve hayatın anlamsızlaştığı hissiyle baş başa kalır. Korunmak için sığındığımız kale, zamanla dış dünyayla ve kendi otantik benliğimizle temasımızı kesen bir hapishaneye dönüşür.
Şema terapi ve insancıl (hümanist) psikoloji penceresinden baktığımızda, bu durum sıklıkla erken çocukluk veya ergenlik döneminde gelişen “Duygusal İzolasyon”, “Kuşkuculuk/Kötüye Kullanılma” veya “Dayanıksızlık” gibi erken dönem uyumsuz şemaların bir sonucudur. Çocukluk çağında duygusal ihtiyaçları görünmeyen, kırılganlığı tolere edilmeyen, duygularını ifade ettiğinde “zayıflıkla” suçlanan ya da güvendiği yetişkinler tarafından hayal kırıklığına uğratılan bireyler; yetişkinlikte ilişkilerini hep bir “güvenlik mesafesinden” sürdürmeyi hayatta kalma stratejisi haline getirirler. Oysa klinik gerçeklik bize gösterir ki; gerçek yakınlık ve hakiki bağ, tam da kontrolün esnetilebildiği, gardların indirilebildiği ve maskelerin çıkarılabildiği alanda doğar.
Peki, bu durumun çözümü ördüğümüz tüm sınırları bir anda yıkmak, zırhları tamamen fırlatıp atmak mıdır?
Elbette ki hayır. Sağlıklı bir psikolojik yapı, sınırları tamamen yok etmek ya da her önümüze gelene kayıtsız şartsız güvenmek demek değildir. Esas mesele, katı ve aşırı koruyucu duvarlar yerine; esnek, sağlıklı ve geçirgen sınırlara sahip olabilmektir. Psikolojik katılık yerine incinebilirliği (vulnerability) bir zayıflık veya eksiklik göstergesi değil; aksine en büyük cesaret, duygusal olgunluk ve otantiklik (sahicilik) göstergesi olarak kabul edebilmektir.
Bir insana “Şu an kırıldım”, “Buna ihtiyacım var”, “Bu durum beni korkutuyor” veya “Seni kaybetmekten endişe ediyorum” diyebilmek; o insanın bizi incitme riskini göze alabilmektir. Zaten gerçek cesaret de riskin hiç olmaması değil, riske rağmen kendin olabilme ve bağ kurabilme kararlılığıdır. Kendimize incinme, yanılma veya üzülme izni vermediğimiz sürece; derin bir sevgiyi, anlaşılmışlık hissini ve kabulü de deneyimlememiz mümkün olamaz.
Günün sonunda kendimize sormamız gereken temel soru şudur: Sırf düşme ihtimalinden korktuğumuz için hiç koşmayacak mıyız? Veya canımız acımasın diye, duygusal dünyamızın kapılarını sonsuza dek dışarıya kapalı mı tutacağız?
Unutmayalım ki; duygusal zırhlar kısa vadede kaygıyı yatıştırır ve anlık bir rahatlama sağlar ama uzun vadede ruhu yalnızlaştırır ve yorarlar. İyileşme ve hakiki psikolojik dönüşüm; zırhlarımızın arkasından çıkıp, kırılabilirliğimizle, eksiklerimizle ve tüm insaniliğimizle var olabileceğimiz güvenli alanları önce kendi içimizde, sonra da ilişkilerimizde inşa edebildiğimizde başlar.

