Bir insana yardım ettiniz. Çevreye duyarlı bir tercihte bulundunuz. Haksızlığa uğrayan birinin yanında durdunuz veya kendi çıkarınızdan vazgeçerek başkasının yararına hareket ettiniz. Topluma faydalı olduğu çoğunluk tarafından tescillenmiş bir faaliyette bulunuyorsunuz… Üstelik kişinin kendisine tanıdığı bu ahlaki kredi her zaman gerçekleştirilmiş bir “iyilikten” doğmak zorunda olmayabilir. Bazen “Ben kötü bir şey yapmadım” düşüncesi, kötülükten kaçınmak ile aktif olarak iyi bir davranışta bulunmak arasındaki ayrımı silerek olumlu bir ahlaki öz-değerlendirmeye dönüşebilir. Bazen de geçmişte yaşanan mağduriyetler, yoksunluklar veya haksızlığa uğramış olma deneyimi, kişinin bugün nasıl davranacağı henüz somut durumlarda sınanmamış olsa bile, “Bunları yaşamış biri olarak ben başkasına bunu yapmam” biçiminde bir iyilik varsayımına kaynaklık edebilir. Böylece ahlaki öz-imge yalnızca yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan ve hatta belirli koşullarda nasıl davranacağımıza ilişkin henüz test edilmemiş varsayımlarımızdan da beslenebilir. Bu durumda ilginç soru, kişinin gerçekten ne kadar “iyi” olduğu değil; kendisine ait bu iyilik kanaatinin sonraki davranışlarını değerlendirirken nasıl bir psikolojik krediye dönüşebildiğidir.
Bütün bunların ardından kendinizi biraz daha iyi bir insan olarak görmeniz şaşırtıcı değildir. Fakat daha ilginç bir soru sorabiliriz: Yaptığımız genelin iyi kabul ettiği bir şey, daha sonra yapacağımız başka bir davranış konusunda kendimize daha fazla izin vermemize neden olabilir mi?
Ahlak psikolojisinde bu soruyla ilintili kavramsallaştırılmış olgulardan biri “ahlaki lisans” olarak adlandırılır. En genel anlamıyla ahlaki lisans, kişinin geçmişte gerçekleştirdiği veya kendi ahlaki kimliğini doğruladığını düşündüğü bir davranışın, daha sonraki davranışlarında kendisine daha geniş bir hareket alanı tanıması durumunu ifade eder.
Buradaki “lisans” elbette gerçek bir izin değildir. Daha çok kişinin kendisiyle yaptığı görünmez bir muhasebeye benzer. Daha önce doğru olanı yaptığını düşünen kişi, sonraki tercihinde kendi ahlaki kimliğini tehdit altında hissetmeyebilir. Başka bir deyişle, tek bir davranışın değerlendirilmesinden kişinin kendisi hakkındaki daha genel kanaatine geçilmiş olur: “Ben iyi bir insanım.”
Tam da burada küçük fakat önemli bir değişim gerçekleşebilir. “Bu yaptığım doğru mu?” sorusunun yerini fark edilmeden “Ben zaten doğru davranan bir insan değil miyim?” sorusu alabilir.
İki soru birbirine benzese de aynı şeyi sormaz. İlki davranışı, ikincisi kişinin kendisi hakkındaki imajını değerlendirir. Ahlaki lisansın ilginç taraflarından biri de bu ayrımda ortaya çıkar. İnsan kendi ahlaki kimliğinden yeterince emin olduğunda, tekil davranışlarını aynı titizlikle değerlendirme ihtiyacını daha az hissettiği yahut bunu sormayı gereksiz kıldığı bir alana geçebilir.
Gündelik yaşam bunun için oldukça geniş bir alan sunar. Bir kişi gün boyunca yoğun biçimde çalıştığı için akşam sorumluluklarından birini ihmal etmeyi kendisine hak görebilir. Bir başkasına önemli bir yardımda bulunan kişi, daha sonra ona karşı gösterdiği kabalığı daha önemsiz değerlendirebilir. Çevre konusunda duyarlı tercihler yapan biri, başka bir tüketim davranışındaki aşırılığını daha kolay mazur görebilir. Bunların her birinde davranışların içeriği farklı olsa da ortak bir psikolojik hesap bulunabilir: Önceden yapılan “iyi”, sonradan yapılana verilen izni genişletmektedir.
Bu mekanizma yalnızca bireysel ilişkiler açısından ilginç değildir. Ahlaki kimliğin sosyal olarak önem kazandığı hemen her alanda benzer bir soru sorulabilir. Bir kurum yıllardır toplumsal fayda ürettiği için yeni bir uygulamasını daha az eleştirel değerlendirebilir mi? Bir grup kendisini belirli ahlaki değerlerin temsilcisi olarak gördüğünde, kendi üyelerinin davranışlarına karşı daha hoşgörülü hale gelebilir mi? Bir meslek grubunun toplumsal yararı, o mesleği icra eden kişinin kendi davranışlarını değerlendirme biçimini etkileyebilir mi?
Bu sorular ahlaki lisans kavramını “Bir iyilik yaptım, artık bir kötülük yapabilirim.” şeklindeki bilinçli bir hesaba indirgememek gerektiğini de gösterir. Çoğu zaman ortada böyle açık bir düşünce olmayabilir. Daha incelikli olan, kişinin kendisine ilişkin ahlaki algısının sonraki kararlarının bağlamını değiştirmesidir.
Üstelik çağdaş yaşam bu ahlaki öz-imgenin yalnızca kişinin kendi zihninde kalmadığı bir ortam sunmaktadır. Sosyal medya aracılığıyla desteklediğimiz toplumsal meseleleri, yaptığımız yardımları, tüketim tercihlerimizi ve çeşitli konulardaki ahlaki pozisyonlarımızı başkalarına da gösterebiliyoruz. Böylece “iyi bir insan olduğumuzu düşünmek” ile “iyi bir insan olarak görülmek” arasındaki sınır zaman zaman bulanıklaşabiliyor.
Bu durum ahlak psikolojisi açısından başka bir soruyu beraberinde getirir: Ahlaki davranışlarımız yalnızca başkaları üzerinde yarattıkları sonuçlarla mı ilişkilidir, yoksa kendi hakkımızda oluşturduğumuz anlatının da parçaları mıdır?
Ahlaki lisans kavramının işaret ettiği en düşündürücü tarafı burada bulunmaktadır. İnsan kendisini ahlaki açıdan değerlendirmeyi tamamen bırakmaz; aksine bunu sürekli yapabilir. Fakat değerlendirdiği şey zaman zaman davranışından kendi kimliğine kayabilir. Birkaç doğru tercih, “doğru tercihler yapan insan” imajına dönüşebilir. Bu imaj güçlendikçe de ona uymayan davranışları açıklamak, küçültmek veya istisna olarak görmek kolaylaşabilir.
Bu nedenle ahlaki tutarlılık, geçmişte ne kadar iyilik yaptığımızdan farklı bir mesele olabilir. Geçmiş davranışlarımız kim olduğumuza ilişkin önemli bilgiler verir; ancak bugünkü davranışımızın ahlaki niteliğini otomatik olarak belirlemez.
Ahlaki meselelere dair kendini değerlendirmede en zor sorulardan biri “Ben iyi bir insan mıyım?” değildir şu durumda, aksine en kolayı bu olabilir.
Daha rahatsız edici ama daha kullanışlı olanı şudur:
Daha önce yaptığım iyilikleri, şimdi yaptığımı değerlendirmemek için kullanıyor olabilir miyim?

