Hemen hemen her romantik ilişkinin başlangıcında yoğun bir merak duygusu hakimdir. Bir insana duyduğumuzu ilgiyi; onu ve onunla ilgili detayları ne oranda merak ettiğimizle ilişkilendirebiliriz. Bir kişinin herhangi bir gündelik işimizi yaparken bile aklımıza geldiğini, telefonumuza ondan bir bildirim gelmesini beklediğimizi ve onun tarafından onaylanma ihtiyacımızın arttığını; bunun da ruhsal durumumuzu ne kadar etkilediğini bir düşünelim.
Bu durumun günlük faaliyetlerimize ket vurma ihtimali kulağa pek de sağlıklı gelmiyor. Dolayısıyla bu durumları aşk ile ilişkilendirmek pek de mümkün değil. Psikolojide bunu açıklayan bir terim var: Limerence.
Limerence, psikolog Dorothy Tennov tarafından 1970’lerde ortaya atılmış bir kavramdır. Limerence basit bir hoşlantı değildir. Bu kavram bir kişiye karşı duyulan yoğun ilginin haricinde karşı taraftan onay almayı, takıntılı bir şekilde karşı tarafın tutum ve davranışlarını değerlendirmeyi içerir.
Dolayısıyla kişinin ruh hali, düşünceleri ve beklentileri büyük oranda karşı tarafın davranışları ekseninde şekillenir. Limerence’ın temelinde genel olarak belirsizlik ve karşılık bekleme arzusu yatar. İletişimin dengeli olduğu durumlarda zamanla sağlıklı bir bağ kurulabilir fakat karşı tarafla aramızdaki durum bir belirsizlik içinde olduğunda zihnimiz bu boşlukları kendi doldurmaya çalışır.
Karşı tarafın bir gün yakın, diğer gün uzak davranması aradaki iletişimin sorgulanmasına; buna bağlı olarak da sağlıklı bir ilişkiden ziyade çözülmesi gereken bir probleme dönüşebilir. Belirsizlik zamanla beklentiyi de güçlendirebilir. Karşı tarafın yakınlığı bir gün yoğun bir mutluluk verirken sonrasında gelen uzaklık aynı düzeyde üzüntüye ve hayal kırıklığına sebep olabilir.
Kişi, karşı tarafın kendi ruh haliyle ilgili küçük değişikliklerde bile birey bunu kişisel algılayacak hale gelebilir. Bir kişiyi idealize etmek de limerence sürecinde önemli bir konumdadır. Kişi karşısındaki insana sahip olmadığı özellikleri atfedebilir, zihninde olduğu kişiden çok farklı bir portresini oluşturabilir.
Zamanla kişinin hayal dünyası ve gerçek dünya birbirinden ayrılamaz duruma gelir. Bu noktada kişi bazen karşısındaki insana değil onun zihnindeki temsiline bağlılık geliştirebilir. Bu nedenle sağlıklı ilişkilere kıyasla ayrılmak çok daha zordur.
Çünkü kişi sadece karşısındaki insandan değil, inandığı ihtimallerden de vazgeçmek zorundadır. Limerence üzerinde bağlanma stillerinin etkisi de görmezden gelinemeyecek bir öneme sahiptir. Özellikle kaygılı bağlanma stili geliştiren bireylerde bu süreç çok daha zor ilerler.
Reddedilme veya terk edilme korkusuyla yaşayan bireyler karşı tarafın tutum ve davranışlarını daha yoğun bir şekilde değerlendirebilir. Yine de bu döngünün sadece kaygılı bağlanan bireylerde görüldüğünü söylemek doğru olmayacaktır. Kişinin geçmiş deneyimleri, özdeğer algısı, hayata ve ilişkilere bakış açısı, karakteri gibi pek çok faktör bu durum üzerinde etkilidir.
Dolayısıyla limerence kavramını tek bir perspektiften açıklamak da mümkün değildir. Günümüzde gelişen teknolojiyle birlikte limerence ekseninde sosyal medyanın etkisini bağımsız tutamayız. Okundu bilgisi, hikaye görüntülemesi, son görülme, beğeniler gibi birçok faktör bize takip edebileceğimiz yeni bilgiler sunuyor.
Bu bilgi fazlalığı da bize yoruma açık işaretler sunduğu için daha çok belirsizliğe yol açabiliyor. Bu noktada limerence ile aşk arasındaki farkı görebiliyoruz. Sağlıklı bir ilişkide karşımızdaki insanı iyi veya kötü tüm özellikleriyle değerlendirerek yavaş yavaş tanırız.
Limerence’ta ise karşımızdaki insanı tüm yönleriyle tanımadan, kısa sürede boşlukları kendimiz doldurarak ilerleriz. Özetle sağlıklı ilişki gerçeklik üzerine, limerence ise beklentilerimiz ve zihnimizde oluşturduğumuz temsillerin üzerine kuruludur. Limerence, psikoloji perspektifinden bakıldığında romantik ilişkiler hakkında bize pek çok ipucu verir.
Öncelikle hissedilen her duygunun zararsız olmadığını ve bu duyguların tek başına aşkı tanımlamadığını gösterir. Burada bir kişinin zihnimizi ne oranda meşgul ettiğinin ayrımını yapabilmek son derece önemlidir. Günlük işlerimizi aksatmamıza ve özdeğer algımızı karşı tarafın tutumu üzerinden ölçmemize sebep olacak bir bağı tekrar gözden geçirmek daha sağlıklı olacaktır.
Bu noktada bir kişiye karşı hissedilen duygulardan daha önemlisi bizim neyi istediğimiz ve aradığımızdır. Bazen bir kişiye duyduğumuz sevgi ve bağlılığın altında onaylanma arzusu, sevilme ve seçilme ihtiyacı bulunabilir. Dolayısıyla bazen bağlandığımız şeyin kişi değil, olmasını istediğimiz versiyonu olduğunu söyleyebilmek mümkündür.
Bu sebeple limerence yalnızca romantik ilişkiler özelinde değil, bireyin kendi duygusal ihtiyaçlarını ve beklentilerini açıklayabilmek açısından kilit bir kavramdır. Aşk ile limerence arasındaki temel fark; deneyimlediğimiz duyguların yoğunluğunda değil, zihnimizde olanlarla gerçeklik arasındaki ayrımı yapabildiğimizde ortaya çıkar. Aşk bir kişiyi sakince tanımakla oluşurken, limerence belirsizlik ve ihtimaller dahilinde şekillenir.
Limerence’ın en can alıcı noktası da budur: İnsan bazen bir kişiye değil, onunla olmasını hayal ettiği ihtimallere tutunur.


