İnsan neden sürekli beğenilmek, takdir edilmek ve kabul görmek ister? Sağlıklı onay ihtiyacı ne zaman bir yük haline gelir? İnsan, doğası gereği ilişki kurmaya ve ait olmaya ihtiyaç duyan sosyal bir varlıktır. Bir topluluğun parçası olmak, değer görmek, sevilmek ve kabul edilmek hoşumuza giden sosyal deneyim ve psikolojik güvenliğimizi destekleyen temel ihtiyaçlardır. Baumeister ve Leary’ye (1995) göre ait olma ihtiyacı, insan davranışlarını şekillendiren güçlü ve yaygın bir motivasyondur. Yakın ilişkilerin yokluğu ya da kişinin kendisini dışlanmış hissetmesi; psikolojik uyum, sağlık ve iyi oluş üzerinde olumsuz sonuçlarla ilişkilendirilmektedir.
Dolayısıyla başkaları tarafından beğenilmek, takdir edilmek ve kabul görmek istemek anormal bir davranış olarak görünmez; ancak kişi kendi değerini yalnızca başkalarından aldığı tepkilere göre belirlemeye başladığında bu durum problem olmaya başlar. Bu noktada onay, yaşamı zenginleştiren bir sosyal geri bildirim olmaktan çıkar; kişinin kararlarını, ilişkilerini ve benlik algısını yöneten psikolojik bir zorunluluğa dönüşür.
Onay Arayışı Nedir?
Onay arayışı, kişinin değerli, yeterli veya sevilebilir olduğuna inanabilmek için başkalarının beğenisine, takdirine ve kabulüne aşırı ölçüde ihtiyaç duymasıdır. Bu örüntüde kişi, “Ben ne istiyorum?”, “Benim için doğru olan ne?” veya “Ben ne düşünüyorum?” sorularından çok, “İnsanlar benim hakkımda ne düşünür?” sorusuna odaklanır.
Başkalarının görüşlerini önemsemek ile kişinin bütün öz değerini dış değerlendirmelere bağlaması aynı şey değildir. Sağlıklı düzeyde dışsal onay, insanın sosyal çevresinden geri bildirim almasını ve ilişkilerini düzenlemesini sağlar. Ancak sürekli dış onaya bağımlı olan kişi, kendi ihtiyaçlarını ve değerlerini ikinci plana atabilir.
Crocker ve Wolfe (2001), insanların öz değerlerini farklı başarı ve kabul alanlarına bağlayabildiğini belirtmektedir. Akademik başarı, fiziksel görünüm, rekabet, ahlaki yeterlilik veya başkalarının onayı bu alanlardan bazılarıdır. Kişi öz değerini özellikle başkalarının kabulüne bağladığında, sosyal geri bildirimlerdeki küçük değişiklikler bile benlik saygısında belirgin dalgalanmalara yol açabilir. Bir övgü kişinin kendisini yeterli hissetmesini sağlarken, eleştiri ya da ilgisizlik yoğun değersizlik duygularını tetikleyebilir.
Leary ve arkadaşları (1995) tarafından geliştirilen Sosyometre Kuramı’na göre benlik saygısı, kişinin sosyal çevresi tarafından ne ölçüde kabul edildiğini ve ilişkisel olarak değerli görüldüğünü izleyen içsel bir gösterge gibi çalışır. Bu sistem, sosyal dışlanma ihtimaline karşı kişiyi uyarabilir. Ancak bu gösterge aşırı hassaslaştığında kişi, belirsiz veya nötr sosyal durumları bile reddedilme olarak yorumlamaya başlayabilir.
Onay Arayışı Nasıl Gelişir?
Onay arayışının temelleri çoğu zaman çocukluk dönemindeki ilişkisel deneyimlerle bağlantılıdır. Çocuk, bakım verenlerinin sevgisini ve ilgisini belirli koşulları yerine getirdiğinde aldığını düşünüyorsa, zamanla “Olduğum hâlimle değil, beklentileri karşıladığım sürece değerliyim” inancını geliştirebilir.
Carl Rogers, bu durumu “değer koşulları” kavramıyla açıklamıştır. Çocuk yalnızca uslu olduğunda, başarılı olduğunda, hata yapmadığında veya yetişkinlerin beklentilerine uyduğunda kabul görüyorsa, kendi deneyimlerini içsel ihtiyaçlarına göre değil, kabul edilme ihtimaline göre değerlendirmeyi öğrenebilir. Böylece kişinin gerçek duygu ve ihtiyaçları ile dışarıya sunduğu benlik arasında bir uyumsuzluk oluşabilir (Rogers, 1959).
Aşırı eleştirel ebeveyn tutumları da çocuğun hata yapmayı tehlikeli görmesine neden olabilir. Sürekli eleştirilen, başkalarıyla karşılaştırılan veya yalnızca başarıları üzerinden takdir edilen çocuk, zamanla kusursuz olmayı sevgi ve kabul görmenin ön koşulu olarak algılayabilir. Bu durum mükemmeliyetçilik, başarısızlık korkusu ve yoğun kendini eleştirme eğilimiyle sonuçlanabilir.
Duygusal ihmal yaşayan çocuklar ise ihtiyaçlarının, duygularının ve düşüncelerinin yeterince görülmediğini hissedebilir. Böyle bir ortamda çocuk, fark edilmek için uyumlu, başarılı, yardımsever veya dikkat çekici olması gerektiğine inanabilir. Bağlanma örüntüleri de onay arayışının gelişiminde rol oynar. Bakım verenin ilgisinin tutarsız olduğu ilişkilerde çocuk, sevginin devamlılığından emin olamayabilir. Bu nedenle yetişkinlikte ilişkilerde daha fazla güvence isteme, terk edilme işaretlerini sürekli izleme ve karşı tarafın sevgisini kaybetmemek için aşırı uyum gösterme eğilimi ortaya çıkabilir. Bowlby’nin bağlanma yaklaşımı, erken dönem bakım veren ilişkilerinin bireyin kendisi ve diğer insanlar hakkında geliştirdiği zihinsel temsiller üzerinde etkili olduğunu vurgular (Bowlby, 1969).
Günlük Hayatta Onay Arayışının Görünmeyen Yüzü
Onay arayışı her zaman açık biçimde “Beni beğensinler” düşüncesiyle görülmez. Bazen oldukça uyumlu, düşünceli ve fedakâr görünen davranışların altında reddedilme korkusu bulunabilir. Örneğin kişi, karşısındakini hayal kırıklığına uğratmamak için istemediği hâlde “evet” diyebilir. Sınır koyduğunda bencil, kaba veya sevgisiz olarak değerlendirileceğinden korkabilir. Ortada belirgin bir hata olmadığı hâlde sürekli özür dilemek de kişinin ilişkideki yerini korumaya çalışmasının bir yolu olabilir.
Sürekli kendini açıklama ihtiyacı da onay arayışıyla ilişkili olabilir. Kişi aldığı kararların anlaşılmamasına veya yanlış değerlendirilmesine tahammül etmekte zorlanır. Bu nedenle kararlarını uzun uzun savunur, yanlış anlaşılmayı engellemeye çalışır ve herkesin kendisini haklı bulmasını bekler.
Sosyal medya, onay arayışını daha görünür ve ölçülebilir hâle getirebilir. Beğeni, görüntülenme ve yorum sayıları sosyal kabulün sayısal göstergeleri gibi algılanabilir. Kişi paylaşımının aldığı etkileşime göre kendisini çekici, başarılı veya değerli hissedebilir. Beklediği ilgiyi göremediğinde ise kendisini yetersiz hissedebilir veya paylaşımını silme ihtiyacı duyabilir. Eleştiriden yoğun biçimde etkilenmek, karar vermekte zorlanmak, herkesi memnun etmeye çalışmak ve reddedilme ihtimali karşısında aşırı kaygılanmak da bu örüntünün günlük yaşamdaki diğer göstergeleridir.
Psikolojik Sonuçları
Sürekli onay aramak, kişinin davranışlarını başkalarının beklentilerine göre düzenlemesini gerektirir. Bu durum zaman içinde yoğun kaygı ve zihinsel yorgunluk yaratabilir. Kişi yalnızca ne söylediğini veya ne yaptığını değil, başkalarının bunları nasıl yorumladığını da sürekli kontrol etmeye çalışır. Herkesi memnun etmeye çalışma çabası tükenmişliğe neden olabilir. Kişi kendi ihtiyaçlarını erteledikçe ilişkilerde görünmez, değersiz veya kullanılmış hissetmeye başlayabilir. Buna rağmen sınır koymanın ilişkiyi bozacağından korktuğu için aynı davranışları sürdürür.
Dış onaya bağımlı benlik saygısı oldukça kırılgandır. Kişinin kendisi hakkındaki görüşü, çevresinden aldığı geri bildirimlere göre değişir. Bu nedenle başarı geçici bir rahatlama sağlarken, başarısızlık veya eleştiri yoğun bir öz değersizlik duygusu oluşturabilir.
Bir başka önemli sonuç kimlik karmaşasıdır. Uzun süre başkalarının beklentilerine göre yaşayan kişi, kendi isteklerini tanımakta zorlanabilir. “Ben gerçekten bunu mu istiyorum, yoksa onaylanmak için mi yapıyorum?” sorusu giderek belirsizleşir. Bu belirsizlik karar verme güçlüğüne, ilişkilerde sınır problemlerine ve kişinin kendi yaşamına yabancılaşmasına yol açabilir.
Başkaları tarafından sevilmek, görülmek ve kabul edilmek insan yaşamının değerli bir parçasıdır. Ancak kişinin kendi değerini bütünüyle başkalarının değerlendirmesine bırakması, psikolojik iyi oluşunu kırılgan hâle getirir. Sürekli onay arayan kişi zamanla başkalarının gözünde kabul edilen bir yaşam kurabilir; fakat bu yaşamın içinde kendi sesini kaybedebilir. Bu nedenle temel mesele başkalarının ne düşündüğünü hiç önemsememek değil, onların görüşlerinin kişinin kendisi hakkındaki nihai karara dönüşmesini engellemektir.
Gerçek özgüven, herkes tarafından onaylanmakla oluşmaz. Gerçek özgüven; eleştirildiğinde, anlaşılmadığında, hata yaptığında veya birini memnun edemediğinde bile kişinin kendi değerini tamamen kaybetmemesidir. Başkalarının sesi değişebilir. İçsel değerin dayanağı ise mümkün olduğunca kişinin kendi ellerinde kalmalıdır.
Kaynakça
- Baumeister, R. F., & Leary, M. R. (1995). The need to belong: Desire for interpersonal attachments as a fundamental human motivation. Psychological Bulletin, 117(3), 497–529. https://doi.org/10.1037/0033-2909.117.3.497
- Bowlby, J. (1969). Attachment and loss: Vol. 1. Attachment. Basic Books.
- Crocker, J., & Wolfe, C. T. (2001). Contingencies of self-worth. Psychological Review, 108(3), 593–623. https://doi.org/10.1037/0033-295X.108.3.593
- Leary, M. R., Tambor, E. S., Terdal, S. K., & Downs, D. L. (1995). Self-esteem as an interpersonal monitor: The sociometer hypothesis. Journal of Personality and Social Psychology, 68(3), 518–530. https://doi.org/10.1037/0022-3514.68.3.518
- Neff, K. D. (2003a). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101. https://doi.org/10.1080/15298860309032
- Neff, K. D. (2003b). The development and validation of a scale to measure self-compassion. Self and Identity, 2(3), 223–250. https://doi.org/10.1080/15298860309027
- Rogers, C. R. (1959). A theory of therapy, personality, and interpersonal relationships, as developed in the client-centered framework. In S. Koch (Ed.), Psychology: A study of a science: Vol. 3. Formulations of the person and the social context (pp. 184–256). McGraw-Hill.
- Ryan, R. M., & Deci, E. L. (2000). Self-determination theory and the facilitation of intrinsic motivation, social development, and well-being. American Psychologist, 55(1), 68–78. https://doi.org/10.1037/0003-066X.55.1.68
- Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner’s guide. Guilford Press.


