Pazartesi, Temmuz 27, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Hayır Demeyi Kim Öğretecek? Kırmızı Başlıklı Kız ile Sınırlar, Güven ve Çocukların İç Sesi

Masalların ilginç bir yanı vardır. Çocukken dinlediğimizde bizi eğlendirir ya da korkutur; yıllar sonra aynı hikâyeyi yeniden okuduğumuzda ise sanki bambaşka bir metinle karşılaşırız. Çocuk aklıyla yalnızca olayları takip ederiz. Yetişkin olduğumuzda ise karakterlerin neden öyle davrandığını, neleri fark edemediğini, hangi seçimleri yaptığını düşünmeye başlarız. Kırmızı Başlıklı Kız da bu masallardan biridir.

Çocukluğumuz boyunca bize anlatılan hikâyede tehlike çok nettir: Ormanda bir kurt vardır ve dikkat edilmelidir; yabancılarla konuşulmamalıdır. Masal bittiğinde aklımızda kalan ders de genellikle budur. Oysa bugün aynı hikâyeye yeniden baktığımızda, asıl sorunun kurdun varlığı olmadığını fark ederiz. Çünkü gerçek hayatta kurtlar her zaman kurt kılığıyla karşımıza çıkmaz.

Belki de bu yüzden bu masalın biz yetişkinlere sordurduğu asıl soru şudur: Çocuklara gerçekten ne öğretiyoruz? Yabancılardan korkmayı mı, yoksa kendilerine güvenmeyi mi?

Dikkat ederseniz kurt, masalın başında korkutucu biri olarak gözükmez. Bağırmaz, tehdit etmez, zor kullanmaz. Önce selam verir. Sonra sohbet eder. Sorular sorar. Kırmızı Başlıklı Kız’ın nereye gittiğini, neden orada olduğunu öğrenir. Ardından ona daha güzel bir yol önerir. Kısacası güven kazanmaya çalışır.

İşte masalın en dikkat çekici tarafı da belki budur. Çocukken bize “kötü karakter” olarak anlatılan kurt, hikâyenin büyük bölümünde aslında oldukça nazik görünür. Çünkü manipülasyon çoğu zaman sert bir ses tonuyla başlamaz. İnsanlar üzerinde etki kurmaya çalışan kişiler önce kendilerini güvenilir göstermeye çalışırlar.

Bugün bunu yalnızca çocuklar için düşünmek de doğru olmaz. Hepimiz hayatımızın farklı dönemlerinde, ilk izlenimi son derece olumlu olan insanlarla karşılaşmışızdır. Kimileri gerçekten öyledir; kimileri ise zaman içinde bambaşka biri olduğunu gösterir. Yetişkin olduğumuz hâlde bunu ayırt etmek bazen güçken, bunu bir çocuktan beklemek ne kadar gerçekçidir?

Aslında Kırmızı Başlıklı Kız’ın yaptığı şey oldukça insani bir davranıştır. Güvenmek. Çünkü çocuklar dünyaya şüpheyle gelmezler. Güvenerek gelirler.

Bir bebek dünyaya geldiğinde bakım verenine güvenmek zorundadır. Karnı acıktığında besleneceğini, ağladığında birinin geleceğini, korktuğunda korunacağını deneyimleyerek öğrenir. Güven, yaşamın ilk yıllarında gelişim için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Bu nedenle çocuklardan herkesten şüphe etmelerini beklemek hem mümkün değildir hem de sağlıklı değildir.

Güvenli bağlanan çocuklar, dünyayı keşfetmeye daha istekli olurlar çünkü gerektiğinde dönebilecekleri güvenli bir liman olduğunu bilirler (Bowlby, 1988). Güven, çocuğun gelişimini destekleyen en önemli duygulardan biridir.

Tam da bu nedenle mesele çocukların güvenmeyi bırakması değildir. Mesele, güvenmenin yanında ayırt etmeyi de öğrenebilmeleridir.

Burada Piaget’nin bilişsel gelişim kuramından bahsedebiliriz. Okul öncesi dönemde çocuklar dünyayı büyük ölçüde gördükleri üzerinden anlamlandırırlar. Bir yetişkin gülümsüyorsa, nazik konuşuyorsa ya da yardım teklif ediyorsa, bunun arkasındaki niyeti değerlendirebilmek için gereken bilişsel beceriler henüz tam olarak gelişmemiştir (Piaget, 1964). Çocuk için görünen ile gerçek çoğu zaman aynı şeydir.

Belki de bu yüzden yalnızca “Yabancılarla konuşma.” demek çoğu zaman yeterli olmaz. Çünkü hayat siyah ve beyaz değildir. Bazı yabancılar gerçekten yardım eder. Bazıları ise yardım ediyor gibi görünür.

Çocukların ayırt etmeyi öğrenebilmesi için yalnızca kurallara değil, muhakeme becerisine de ihtiyaçları vardır. Bunun ilk adımı ise meraktır.

Masalda çoğu zaman gözden kaçan ayrıntılardan biri de budur. Kırmızı Başlıklı Kız yoldan yalnızca kurda inandığı için çıkmaz. Çiçekleri fark eder. Ormanın güzelliğine dalar. Yeni bir şey keşfetmek ister. Merak eder.

Aslında çocuk gelişiminin en doğal parçalarından biri de budur. Okul öncesi dönem, çocukların girişimde bulunmayı, denemeyi ve keşfetmeyi öğrendikleri yıllardır (Erikson, 1963). Sürekli soru sorarlar. Yeni yollar denerler. Çevrelerini anlamaya çalışırlar.

Bu nedenle çocukların merakını bastırmak gelişimlerini desteklemez. Asıl ihtiyaç duydukları şey, merak ederken kendilerini koruyabilecek becerileri de kazanmalarıdır.

Bazen ebeveynler çocuklarını koruyabilmek için mümkün olduğunca çok kural koymaya çalışırlar. “Oraya gitme.” “Buna dokunma.” “Kimseyle konuşma.” Kurallar elbette gereklidir. Özellikle küçük yaşlarda çocukların güvenliği için sınırlar vazgeçilmezdir. Ancak yalnızca kurallarla büyüyen bir çocuk, kuralın olmadığı bir ortamda ne yapacağını bilemeyebilir. Oysa hayatın tamamı kurallarla çevrili değildir. Bir gün mutlaka tek başına karar vermesi gereken anlar yaşayacaktır.

Belki de çocuk yetiştirmenin en zor tarafı da budur. Çocuğun yerine sonsuza kadar karar veremeyiz. Ama bir gün kendi kararlarını verebilecek psikolojik altyapıyı oluşturmasına yardımcı olabiliriz.

İşte bu yüzden çocuklara yalnızca “Ne yapacaklarını” öğretmek yetmez. “Neden?” sorusunu da konuşmak gerekir. “Neden bu kişi sana güven verdi?” “Neden onun peşinden gitmek istedin?” “Sence o anda başka ne yapabilirdin?” Bu sorular çocuğun düşünme becerisini geliştirmek için güçlü fırsatlardır.

Belki de masalların en büyük gücü burada saklıdır. Çocuklara hazır cevaplar vermek yerine, birlikte düşünebilmenin kapısını aralarlar. Doğru soru, ezberlenmiş doğru cevaptan çok daha uzun süre akılda kalır.

Peki bütün bunların günlük hayattaki karşılığı nedir? Belki de düşündüğümüzden çok daha fazladır. Çünkü çocuklar yalnızca büyük olaylardan öğrenmezler. Asıl öğrenme, çoğu zaman sıradan görünen küçük anların içinde gerçekleşir. Bir aile yemeğinde, bir bayram ziyaretinde, market sırasında ya da oyun parkında… Yetişkinlerin birkaç saniye içinde söylediği bir cümle, çocuğun kendisi ve diğer insanlarla ilgili oluşturacağı inançların küçük bir parçası hâline gelebilir.

Örneğin misafirliğe gidildiğinde yaşanan o tanıdık sahneyi düşünelim. “Haydi, amcanı öp.” Çocuk geri çekiliyor ve çevresinden onun adına bir açıklama ve devamında teşvik geliyor. “Utandı.” “Bir şey olmaz.” “Kırma şimdi.” O an çoğu zaman kimse kötü bir şey yaptığını düşünmez. Kimse çocuğun sınırlarını ihlal etmek istemez. Ama çocuk, yalnızca söylenen cümleyi değil, o cümlenin altında yatan mesajı da öğrenir. “Rahatsız olsam bile karşımdakini üzmemem gerekiyor.” İşte sınırlar böyle şekillenmeye başlar.

Bir benzerini paylaşmak konusunda da görebiliriz. Oyuncağını vermek istemeyen bir çocuğa hemen “Paylaşmak zorundasın.” dediğimizde, ona cömert olmayı öğretmeye çalışıyoruzdur. Fakat aynı anda farkında olmadan başka bir şey de öğretiyor olabiliriz: İstemediğin bir şeyi sırf senden bekleniyor diye yapmak zorundasın. Oysa paylaşmak ile vazgeçmek aynı şey değildir. Nazik olmak ile kendi ihtiyaçlarını görmezden gelmek de aynı şey değildir. Çocuklar bu ayrımı doğuştan bilmezler. Günlük hayatın içinde, yetişkinlerle kurdukları ilişkiler sayesinde öğrenirler.

İşte bu yüzden “hayır” kelimesi düşündüğümüzden çok daha değerlidir. Çünkü “hayır”, yalnızca reddetmek değildir. Bir sınır çizebilmektir. Bir ihtiyacı fark edebilmektir. Bir duyguyu ifade edebilmektir. Bazen kendini koruyabilmektir. Gerektiğinde “hayır” diyebilmek sağlıklı benlik gelişiminin temel parçalarından biridir (Alberti & Emmons, 2017). İlginç olan şu ki, bu becerinin eksikliğini çoğu zaman çocuklarda değil, yetişkinlerde fark ediyoruz.

İstemediği hâlde fazla mesaiye kalan çalışan… Sırf ayıp olmasın diye daveti kabul eden arkadaş… Kendini iyi hissetmediği bir ilişkinin içinde kalmaya devam eden biri… Belki de bunların ortak noktası yalnızca nazik insanlar olmaları değildir. Belki çocukluklarından beri önce başkalarının ihtiyaçlarını düşünmeyi öğrenmişlerdir. Psikolojide buna sürekli başkalarını memnun etmeye çalışma eğilimi denir. Elbette her fedakârlık ya da her yardım davranışı bunun göstergesi değildir. Başkalarını önemsemek sağlıklı ilişkilerin önemli bir parçasıdır. Ancak kişi kendi ihtiyaçlarını sürekli ertelemeye başladığında, “Hayır.” demek giderek zorlaşabilir.

Bazen yetişkinlerin kurduğu şu cümleler bunun küçük ipuçlarını verir: “İstemedim ama kıramadım.” “Aslında canım hiç istemiyordu.” “Yok diyemedim.” Bu cümleler çoğu zaman yalnızca bugünü anlatmaz. Biraz da geçmişi anlatır.

Rogers (1961), çocukların sağlıklı benlik gelişiminde koşulsuz kabulün öneminden söz eder. Çocuk, yalnızca uslu olduğunda, söz dinlediğinde ya da yetişkinlerin beklentilerini karşıladığında kabul gördüğünü hissederse, zamanla kendi ihtiyaçlarından çok başkalarının beklentilerine odaklanmaya başlayabilir. Oysa çocuk “Hayır.” dediğinde de sevildiğini, fikirleri farklı olduğunda da ilişkisinin devam ettiğini deneyimlediğinde çok önemli bir şey öğrenir: “Düşündüklerim de hissettiklerim de değerli.” Belki de özgüven tam olarak böyle büyümeye başlıyor.

Bir başka önemli konu ise çocukların kendi iç sesleriyle kurdukları ilişki. Hepimizin hayatında “İçime sinmedi.”, “Bir tuhaflık vardı ama açıklayamadım.” dediğimiz anlar olmuştur. O anlarda çoğu zaman mantıklı bir açıklama bulamayız. Sadece bir huzursuzluk hissederiz.

Damasio’nun Somatik Belirteç Kuramı (1994) bu deneyimi açıklayan önemli yaklaşımlardan biridir. Yaşadığımız deneyimler yalnızca zihnimizde değil, bedenimizde de iz bırakır. Karar verirken bazen bu izler bize farkında olmadan yol gösterir (Damasio, 1994).

Elbette çocukların sezgileri her zaman doğru değildir. Bazen korkabilir, çekinebilir ya da yanlış değerlendirmeler yapabilirler. Ama bu, onların hislerini önemsiz kılmaz. Tam tersine, hislerini konuşabilecekleri güvenli bir alan sunmak, zamanla duygularını daha doğru anlamalarına yardımcı olur.

Belki de bu yüzden çocuklara sürekli ne yapmaları gerektiğini söylemek yerine bazen durup şu soruları sormak daha değerlidir: “Bu sana nasıl hissettirdi?” “İçine sindi mi?” “Sence neden rahatsız oldun?” Bu sorular yalnızca sohbet başlatmaz. Çocuğun kendisini tanımaya başlamasını sağlar. Çünkü çocukların iç sesi doğuştan sessiz değildir. Biz bazen onu, iyi niyetle de olsa, fazla gürültülü yetişkin sesleriyle bastırırız.

“Abartıyorsun.” “Bir şey olmaz.” “Sen yanlış anlamışsındır.” “Boş ver.” Oysa çocuk, hislerinin ciddiye alındığını gördükçe onları daha iyi tanımayı öğrenir. Her his doğru bir karar verdirmez belki; ama her his anlaşılmayı hak eder.

Belki de Kırmızı Başlıklı Kız masalına bugün yeniden bakmamızın nedeni tam olarak budur. Masalın sonunda kurttan kurtuluyoruz ama gerçek hayat masallardan biraz farklı. Gerçek hayatta çocuklarımızın karşısına çıkacak her kurdu önceden tanımamız mümkün değil. Onların yerine her kararı vermemiz de mümkün değil. Bir gün okulda, bir gün arkadaş grubunda, bir gün ilk iş görüşmesinde, bir gün romantik ilişkisinde yanında olamayacağız.

İşte o gün çocuğun yanında bizim sesimiz değil, kendi sesi olacak. Belki de ebeveynlik, öğretmenlik ya da çocuklarla çalışan her yetişkin için en önemli sorulardan biri de bu: Biz bugün çocukların içinde nasıl bir ses bırakıyoruz? Korkan bir ses mi? Sürekli başkalarını memnun etmeye çalışan bir ses mi? Yoksa gerektiğinde durup “Bu bana doğru gelmedi.” diyebilen bir ses mi?

Belki de Kırmızı Başlıklı Kız’ın gerçek kahramanlığı kurttan kaçması değildi. Belki de hikâye en baştan farklı yazılabilirdi. Birisi ona şöyle deseydi: “Bir gün biri sana çok nazik davranabilir. Gülümseyebilir. Sana yardım etmek isteyebilir. Ama içinde küçücük bir ses bile ‘Burada bir şey bana doğru gelmiyor,’ derse o sesi dinleyebilirsin.” Gerçek güvenin, gerektiğinde kendi iç sesine de inanabilmek olduğunu öğrenecekti. Bizim de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en değerli miras bu olabilir.

Kaynakça

  • Alberti, R. E., & Emmons, M. L. (2017). Your Perfect Right: Assertiveness and Equality in Your Life and Relationships (10th ed.). New Harbinger Publications.
  • Bandura, A. (1977). Social Learning Theory. Prentice-Hall.
  • Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development. Basic Books.
  • Damasio, A. R. (1994). Descartes' Error: Emotion, Reason, and the Human Brain. G. P. Putnam's Sons.
  • Erikson, E. H. (1963). Childhood and Society (2nd ed.). W. W. Norton.
  • Piaget, J. (1964). Part I: Cognitive Development in Children: Development and Learning. Journal of Research in Science Teaching, 2(3), 176–186.
  • Rogers, C. R. (1961). On Becoming a Person. Houghton Mifflin.
Simay Leblebici
Simay Leblebici
Simay Leblebici, klinik psikolog, yazar ve podcast sunucusu olarak psikoterapi alanında zengin bir deneyime sahiptir. Psikoloji lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayarak kendini alanında geliştirmiştir. Leblebici özellikle Bilişsel Davranışçı Terapi ekolüyle yeme, kaygı bozuklukları, travma ve yas alanlarında; çocuklar ve ergenlerle de sınav kaygısı, sosyal beceriler, oyun ve masal terapilerinde uzmanlaşmıştır. Yazdığı yazılara ek olarak çocuklara büyürken eşlik eden ve gelişim aşamalarında temel bir yere sahip olan masalları analiz ettiği bir podcast programı yapmaktadır. Psikolojik desteğin herkes için bir ihtiyaç olabileceği inancı ile yazılı ve sözlü içerikler üretmeye devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar