Geçmişten günümüze kadar delilik ve dehalık birbirini besleyen iki unsur olarak karşımıza çıkmıştır. Vincent van Gogh’un kulağını kesmesi, Sylvia Plath’ın depresyonu, Virginia Woolf’un yaşadığı ruhsal zorluklar ya da John Nash’in şizofreni tanısı… Bu örnekler çoğu zaman bizi aynı düşünceye götürür: Büyük sanat eserleri ya da büyük keşifler biraz “delilik” gerektirir. Hatta halk arasında yıllardır dolaşan “deli ile dahi arasında ince bir çizgi vardır” sözü de tam olarak bu inancı yansıtır. Bu düşünce zamanla yalnızca gündelik hayatın değil, psikoloji literatürünün de tartıştığı bir konu hâline geldi. Basitçe “deli-deha hipotezi” olarak ifade edilen bu yaklaşım, yaratıcılık ile psikopatoloji arasında anlamlı bir ilişki olabileceğini öne sürmektedir. Aslında yaratıcılık, ruhsal hastalıkların belki de farklı değerlendirildiği tek alanlardan biridir. Çünkü çoğu psikolojik bozukluk kaçınılması gereken bir durum olarak ele alınırken, yaratıcılık araştırmalarında ruhsal hastalıklar zaman zaman yaratıcı üretimi besleyen bir unsur olarak değerlendirilmiştir.
Bu alandaki en önemli çalışmalardan biri, Nancy Andreasen’in 1987 yılında yürüttüğü araştırmadır. Andreasen, otuz yaratıcı yazar ile otuz kişilik kontrol grubunu karşılaştırmış ve yaratıcı yazarların duygudurum bozukluklarına daha sık sahip olduklarını göstermiştir. Üstelik benzer farklılıkların bu kişilerin birinci derece akrabalarında da görülmesi, yaratıcılık ile psikopatoloji arasındaki ilişkinin yalnızca tesadüfi olmayabileceği düşüncesini güçlendirmiştir. Bu çalışma, uzun yıllar boyunca “yaratıcı insanlar ruhsal hastalıklara daha yatkındır” görüşünün en önemli dayanaklarından biri olmuştur. Bu bulgular aynı zamanda Gardner’ın ortaya koyduğu yaratıcılığın eş zamansızlık görüşü ile de uyumludur. Gardner’a göre yaratıcı üretim, insanın iç dünyasında bulunan belirli gerilimlerden, çelişkilerden ve uyumsuzluklardan beslenebilir. Başka bir ifadeyle, insan davranışının altında yatan belirli bir gerilim yaratıcı düşünceyi tetikleyebilir. Belki de insanı sıradan düşünmenin dışına çıkaran şey tam olarak bu içsel çatışmalardır. Nitekim şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar da uzun yıllar boyunca bu bakış açısıyla değerlendirilmiştir. Sanrılar, halüsinasyonlar, alışılmadık çağrışımlar ve sıra dışı düşünme biçimleri nedeniyle şizofreni hastalarının özgün fikirler üretmeye daha yatkın olabilecekleri düşünülmüştür. Gerçekten de yaratıcı bireyler ile şizofreni hastalarının bazı ortak özelliklere sahip oldukları ileri sürülmüştür. Aşırı kapsayıcı düşünme, beklenmedik çağrışımlar kurabilme ve alışılmışın dışında bağlantılar oluşturabilme bunlardan bazılarıdır.
Carson’ın geliştirdiği Paylaşılan Kırılganlık Modeli de bu ilişkiyi açıklamaya çalışan önemli yaklaşımlardan biridir. Bu modele göre yaratıcı bireyler ile bazı psikopatolojik özellikler gösteren bireyler; bilişsel ketlenmenin azalması, yeniliğe daha fazla dikkat gösterme ve farklı uyaranlar arasında beklenmedik bağlantılar kurabilme gibi ortak bilişsel özellikleri paylaşabilirler. Ancak Carson’ın özellikle vurguladığı önemli bir nokta vardır. Bu ortak özellikler tek başına yaratıcılığı açıklamaz. Eğer bunlara yüksek zekâ, güçlü çalışma belleği ve bilişsel esneklik gibi koruyucu faktörler eşlik ederse yaratıcı üretim ortaya çıkabilir. Aksi durumda aynı özellikler işlevselliği bozabilir.
İşte tam da burada belki de uzun yıllardır yanlış sorduğumuz bir soruyla karşılaşıyoruz.
Gerçekten psikopatoloji mi yaratıcılığı artırıyor?
Yoksa yaratıcı bireylerde bazı psikopatolojik belirtilerin daha sık görülmesi, ilişkinin yönünü farklı yorumlamamızı mı gerektiriyor?
Belki de ilişkiyi bugüne kadar tek yönlü okumaya çalıştık. “Psikopatoloji yaratıcılığı doğurur.” diye düşündük. Oysa belki de yaratıcı bireylerin bir kısmı, dünyayı alışılmışın dışında algılamaları, yoğun duyarlılık göstermeleri, güçlü çağrışımlar kurmaları ve farklı düşünme biçimlerine sahip olmaları nedeniyle bazı psikopatolojik belirtilere daha yatkın olabilirler. Başka bir ifadeyle, psikopatoloji yaratıcılığın nedeni değil; bazı yaratıcı bireylerin yaşamlarında karşılaşılabilen eşlik eden durumlardan biri olabilir.
Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar bu ilişkinin düşündüğümüz kadar basit olmadığını gösteriyor. Şizofreni üzerine gerçekleştirilen kapsamlı meta-analizler, uzun yıllardır kabul gören “deli-deha” inanışını önemli ölçüde sorgulamaktadır. Çok sayıda araştırmanın birlikte değerlendirildiği bu çalışmalar, şizofreni ile yaratıcılık arasında pozitif değil, negatif bir ilişki bulunduğunu göstermektedir. Başka bir ifadeyle, şizofreni belirtileri ağırlaştıkça yaratıcılık ortalama olarak artmamakta, aksine azalmaktadır. Bu bulgu ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Çünkü sıra dışı düşünmenin otomatik olarak yaratıcılık anlamına geldiği düşünülür. Oysa yaratıcılık yalnızca özgün fikir üretmek değildir. Üretilen fikirleri sürdürebilmek, geliştirebilmek, organize edebilmek ve gerçeklikle bağlantısını koruyabilmek de yaratıcı sürecin vazgeçilmez parçalarıdır.
Araştırmalar da tam olarak bunu göstermektedir. Şizofreni; dikkat, çalışma belleği, bilişsel esneklik ve yürütücü işlevlerde bozulmalarla ilişkilidir. Buna karşılık yaratıcılık tam da bu bilişsel süreçlerden beslenmektedir. Bir fikir ne kadar sıra dışı olursa olsun, onu geliştirecek bilişsel kontrol bulunmadığında yaratıcı bir ürüne dönüşmesi oldukça güçleşmektedir. Bu nedenle günümüzde birçok araştırmacı yaratıcılık ile psikopatoloji arasındaki ilişkiyi doğrusal değil, ters U modeli ile açıklamaktadır. Bu modele göre psikopatolojik özelliklerin hafif düzeyde görülmesi farklı düşünmeyi ve yeni bağlantılar kurmayı kolaylaştırabilir. Ancak belirtiler şiddetlendikçe dikkat, hafıza, bilişsel esneklik ve yürütücü işlevlerde meydana gelen bozulmalar yaratıcı üretimi de olumsuz etkilemektedir. Yani yaratıcılığı besleyen şey hastalığın kendisi değil, farklı düşünebilme ile bu farklılığı yönetebilme arasındaki hassas dengedir.
Bu noktada, yaratıcılık ile psikopatoloji arasındaki ilişkiye tek yönlü bir bakış açısıyla yaklaşmanın yeterli olmadığı görülmektedir. Mevcut araştırmalar, bu ilişkinin sanıldığından daha karmaşık olduğunu ve farklı bilişsel süreçlerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Kaynakça
- Acar, S., Chen, X., & Cayirdag, N. (2018). Schizophrenia and creativity: A meta-analytic review. Schizophrenia research, 195, 23-31.


