Bundan çok da uzun zaman önce, anne babalarımızın gençliğinde metropol; büyük imkânların olduğu, bu yüzden kendini metropole atmanın hayatı daha kaliteli kıldığı bir yer olarak görülüyordu. Bugün ise görece daha genç yaşlardaki insanların şehir hayatını bırakıp küçük bir köye yerleştiğini, çocuklarını denizle, toprakla iç içe büyütme kararı aldıklarını daha sık görür olduk. Peki bir zamanlar büyüklerimizi bu kadar cezbeden metropol hayatı, neden bugün vazgeçmek istediğimiz bir yaşama biçimine dönüştü?
Metropol artık yalnızca kalabalıkta yaşamak, iş imkânlarının fazla olduğu bir merkez ya da daha “iyi” bir yaşam vaadi sunan bir yer olmaktan çıkmış durumda. Aksine; istemesek bile sürekli uyarıldığımız, her an bizim gibi yüzlerce insanla birlikte bir yerlere yetişmek zorunda olduğumuz, en alakasız saatlerde bile toplu taşımada oturacak yer bulamadığımız, farkına varmadan gün içinde onlarca karar verdiğimiz ve küçük ama sürekli stresörlere maruz kaldığımız alanlara dönüştü. Gürültü, trafik, zaman baskısı artık hayatımızın olağan parçaları. Bunları bünyemize yeterince yedirmiş, rutine bağlamış durumdayız.
Bir şekilde adapte olduk. ya da olduğumuzu sanıyoruz. Ama duygusal kapasitemiz de bizimle birlikte adapte olabildi mi? Tahammül seviyemiz bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor olabilir mi?
“Kimseye Tahammülüm Kalmadı”
Tahammül, sanılanın aksine sabırdan çok bir kapasite meselesidir. Bizi rahatsız eden bir durumla karşılaştığımızda verdiğimiz tepkiyi düzenleyebilme, erteleyebilme ve yönetebilme becerisini ifade eder. Bu anlamda tahammül, duygusal regülasyon kapasitemizle doğrudan ilişkilidir. Tahammül eşiği ise sinir sistemimizin tolere edebildiği uyarı aralığını anlatır. Uzun yıllardır metropolde yaşayan ya da metropolde doğmuş kişiler için bu eşik sürekli sınandığı için zamanla genişlemiş gibi görünebilir ve bu durum daha esnek tepkiler vermeyi mümkün kılabilir. Ancak bu eşik bir kez genişledi diye her zaman aynı şekilde kalacak değildir. Bazen tahammül eşiğimiz daralır ve en küçük olay bile yoğun, orantısız tepkiler doğurabilir. Psikolojide bu durumu tanımlamak için kullanılan kavramlardan biri “window of tolerance”, yani tolerans penceresidir. Bu pencere daraldığında kişi ya hiper-reaktif hale gelir; çabuk sinirlenen, sabırsız, patlamaya hazır bir noktaya kayar ya da tam tersi yönde ilerleyerek donuklaşabilir, kopuk ve tepkisiz hissedebilir.
İki Uçlu Ama Uçsuz Bucaksız Metropol Hayatı
Bu kadar kalabalık bir şekilde yaşamanın beraberinde getirdiği sürekli algılanan tehdit bolluğu; alan ihlalleri, kişisel sınırların giderek saydamlaşması, sosyal nezaketin azalması ve görünmez ama hissedilir bir sosyal hiyerarşinin gündelik yaşamın parçası haline gelmesi sinir sistemini sürekli sınar. İnsan olarak adapte olabilen canlılar olduğumuz için çoğu zaman bunu fark etmeden, başta yargıladığımız davranışları sergilerken kendimizi yakalayabiliriz. Çünkü duygularımızı açığa çıkarmak ve sinir sistemimizi zorlayan durumlara tepki vermek de insan doğasının bir parçasıdır.
Öte yandan metropolün, ailelerimizi buraya göç ettiren büyüleyici vaatleri vardır. Fırsatlar, hareket, canlılık… Tüm bunlar “daha iyi bir hayat” ihtimali etrafında şekillenir. Birçok insan bu hayalle metropolün zorluklarına katlanır. Ancak bu hayatın öyle bir akışı vardır ki, başlangıçtaki hedefler zamanla silikleşir; kişi kendini alışmış, akışa kapılmış halde bulur. Kurulan hayaller, sonu gelmeyen bir mücadele döngüsüne dönüşür. Yoruldukça dayanır, dayandıkça da daha çok yoruluruz.
Buna bir de sürekli karar vermek zorunda olma hali eklenir. Ne giyeceğimizden hangi yolu seçersek daha az trafik olacağına, patronumuza nasıl cevap vereceğimizden neyi yetiştirip neyi yetiştiremediğimize kadar onlarca mikro karar veririz. Bu yük uzun vadede zihinsel bir yorgunluk yaratır. Yorgunluk arttıkça tahammül azalır, düzenleme kapasitemiz daha da zorlanır.
Bir Adaptasyon Olarak Tahammül Edememek
Bir noktadan sonra tahammülsüzlük bir kişilik özelliği olmaktan çıkar ve çevreye uyum sağlama biçimi olarak sonradan kazanılmış bir adaptasyona dönüşür. Hızlı olmak, çabuk tepki vermek, artık bekleyememek… Bunlar fazlaca uyarılmış bir sistemin doğal sonuçlarıdır. En küçük şeye patlayabilir hale gelmek bazen bizim sağlıksız olduğumuzu değil, sağlıksız bir çevrede yaşadığımızı gösterir.
Bu durumda verilen tepkiler, paradoksal biçimde, sağlıklı bir sinyal de olabilir. Çünkü kapasitemizin üzerinde bir yük taşıyoruzdur. Keskin ruh hali değişimleri, ani kopuşlar, pasif-agresyon ya da sürekli kıyas hali; sinir sisteminin “burada bana yer kalmadı”, “bu tempo beni aşıyor” deme biçimleridir. Sonuç olarak tahammülsüzlük bize daha iyi biri olmamız gerektiğini değil, daha az şeye maruz kalmamız gerektiğini anlatmaya çalışıyor olabilir. Çünkü bu bir başarısızlık ya da ahlak meselesi değil, bir kapasite meselesidir. Ve kapasite, sonsuz değildir.
Şehir Büyüdükçe Küçülen Tahammüller
Bundan çok da uzun zaman önce, anne babalarımızın gençliğinde metropol; büyük imkânların olduğu, bu yüzden kendini metropole atmanın hayatı daha kaliteli kıldığı bir yer olarak görülüyordu. Bugün ise görece daha genç yaşlardaki insanların şehir hayatını bırakıp küçük bir köye yerleştiğini, çocuklarını denizle, toprakla iç içe büyütme kararı aldıklarını daha sık görür olduk. Peki bir zamanlar büyüklerimizi bu kadar cezbeden metropol hayatı, neden bugün vazgeçmek istediğimiz bir yaşama biçimine dönüştü?
Metropol artık yalnızca kalabalıkta yaşamak, iş imkânlarının fazla olduğu bir merkez ya da daha “iyi” bir yaşam vaadi sunan bir yer olmaktan çıkmış durumda. Aksine; istemesek bile sürekli uyarıldığımız, her an bizim gibi yüzlerce insanla birlikte bir yerlere yetişmek zorunda olduğumuz, en alakasız saatlerde bile toplu taşımada oturacak yer bulamadığımız, farkına varmadan gün içinde onlarca karar verdiğimiz ve küçük ama sürekli stresörlere maruz kaldığımız alanlara dönüştü. Gürültü, trafik, zaman baskısı artık hayatımızın olağan parçaları. Bunları bünyemize yeterince yedirmiş, rutine bağlamış durumdayız.
Bir şekilde adapte olduk. ya da olduğumuzu sanıyoruz. Ama duygusal kapasitemiz de bizimle birlikte adapte olabildi mi? Tahammül seviyemiz bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor olabilir mi?
“Kimseye Tahammülüm Kalmadı”
Tahammül, sanılanın aksine sabırdan çok bir kapasite meselesidir. Bizi rahatsız eden bir durumla karşılaştığımızda verdiğimiz tepkiyi düzenleyebilme, erteleyebilme ve yönetebilme becerisini ifade eder. Bu anlamda tahammül, duygusal regülasyon kapasitemizle doğrudan ilişkilidir. Tahammül eşiği ise sinir sistemimizin tolere edebildiği uyarı aralığını anlatır. Uzun yıllardır metropolde yaşayan ya da metropolde doğmuş kişiler için bu eşik sürekli sınandığı için zamanla genişlemiş gibi görünebilir ve bu durum daha esnek tepkiler vermeyi mümkün kılabilir. Ancak bu eşik bir kez genişledi diye her zaman aynı şekilde kalacak değildir. Bazen tahammül eşiğimiz daralır ve en küçük olay bile yoğun, orantısız tepkiler doğurabilir. Psikolojide bu durumu tanımlamak için kullanılan kavramlardan biri “window of tolerance”, yani tolerans penceresidir. Bu pencere daraldığında kişi ya hiper-reaktif hale gelir; çabuk sinirlenen, sabırsız, patlamaya hazır bir noktaya kayar ya da tam tersi yönde ilerleyerek donuklaşabilir, kopuk ve tepkisiz hissedebilir.
İki Uçlu Ama Uçsuz Bucaksız Metropol Hayatı
Bu kadar kalabalık bir şekilde yaşamanın beraberinde getirdiği sürekli algılanan tehdit bolluğu; alan ihlalleri, kişisel sınırların giderek saydamlaşması, sosyal nezaketin azalması ve görünmez ama hissedilir bir sosyal hiyerarşinin gündelik yaşamın parçası haline gelmesi sinir sistemini sürekli sınar. İnsan olarak adapte olabilen canlılar olduğumuz için çoğu zaman bunu fark etmeden, başta yargıladığımız davranışları sergilerken kendimizi yakalayabiliriz. Çünkü duygularımızı açığa çıkarmak ve sinir sistemimizi zorlayan durumlara tepki vermek de insan doğasının bir parçasıdır. Öte yandan metropolün, ailelerimizi buraya göç ettiren büyüleyici vaatleri vardır. Fırsatlar, hareket, canlılık… Tüm bunlar “daha iyi bir hayat” ihtimali etrafında şekillenir. Birçok insan bu hayalle metropolün zorluklarına katlanır. Ancak bu hayatın öyle bir akışı vardır ki, başlangıçtaki hedefler zamanla silikleşir; kişi kendini alışmış, akışa kapılmış halde bulur. Kurulan hayaller, sonu gelmeyen bir mücadele döngüsüne dönüşür. Yoruldukça dayanır, dayandıkça da daha çok yoruluruz.
Buna bir de sürekli karar vermek zorunda olma hali eklenir. Ne giyeceğimizden hangi yolu seçersek daha az trafik olacağına, patronumuza nasıl cevap vereceğimizden neyi yetiştirip neyi yetiştiremediğimize kadar onlarca mikro karar veririz. Bu yük uzun vadede zihinsel bir yorgunluk yaratır. Yorgunluk arttıkça tahammül azalır, düzenleme kapasitemiz daha da zorlanır.
Bir Adaptasyon Olarak Tahammül Edememek
Bir noktadan sonra tahammülsüzlük bir kişilik özelliği olmaktan çıkar ve çevreye uyum sağlama biçimi olarak sonradan kazanılmış bir adaptasyona dönüşür. Hızlı olmak, çabuk tepki vermek, artık bekleyememek… Bunlar fazlaca uyarılmış bir sistemin doğal sonuçlarıdır. En küçük şeye patlayabilir hale gelmek bazen bizim sağlıksız olduğumuzu değil, sağlıksız bir çevrede yaşadığımızı gösterir. Bu durumda verilen tepkiler, paradoksal biçimde, sağlıklı bir sinyal de olabilir. Çünkü kapasitemizin üzerinde bir yük taşıyoruzdur. Keskin ruh hali değişimleri, ani kopuşlar, pasif-agresyon ya da sürekli kıyas hali; sinir sisteminin “burada bana yer kalmadı”, “bu tempo beni aşıyor” deme biçimleridir.
Sonuç olarak tahammülsüzlük bize daha iyi biri olmamız gerektiğini değil, daha az şeye maruz kalmamız gerektiğini anlatmaya çalışıyor olabilir. Çünkü bu bir başarısızlık ya da ahlak meselesi değil, bir kapasite meselesidir. Ve kapasite, sonsuz değildir.


