YOKLUĞUN SESSİZ YANKISI – ACININ ZAMANA YAZDIĞI HİKÂYE: KAYIP VE YASIN PSİKOLOJİK DİNAMİKLERİİnsan hayatı, bazen tek bir anın bütün dengeleri değiştirebildiği kırılma noktalarıyla doludur. Sevilen bir insanın kaybı, bir ilişkinin sona ermesi, yıllarca emek verilen bir mesleğin bırakılması ya da büyük hayallerin gerçekleşmemesi… Bunların her biri, bireyin ruhunda görünmeyen ama derin izler bırakabilir. Psikolojide bu deneyimlerin ortak noktası kayıp kavramıdır. Kayıp yalnızca fiziksel bir ayrılığı değil kişinin yaşamında anlam taşıyan herhengi bir değerin yitirilmesini de ifade eder. Bu kaybın ardından başlayan doğal uyum sürecine ise yas adı verilir.
Toplumda yas çoğu zaman ağlamak ya da üzülmek olarak düşünülür. Oysa psikolojik açıdan yas, çok daha karmaşık bir süreçtir. Bireyin düşünceleri, duyguları, davranışları bedensel işleyişi bu süreçten etkilenebilir. Bu nedenle yas, yalnızca kalbin değil aynı zamanda zihnin de verdiği doğal bir tepkidir. Psikolojide affectus (duygulanım), bireyin kayıp karşısında yaşadığı yoğun duygusal değişimleri ifade eder. Derin üzüntü, özlem, öfke, suçluluk, yalnızlık ve zaman zaman hissedilen boşluk duygusu bu sürecin doğal parçalarıdır.
Yas yaşayan bireyin zihni de önemli değişimler geçirir. Cognitio (biliş) süreçlerinde görülen bu değişimler nedeniyle kişi sürekli geçmişi düşünebilir, anıları tekrar tekrar zihninde canlandırabilir ya da ‘‘Keşke…’’ ile başlayan cümleler kurabilir. Bu durum, beynin yaşanan kaybı anlamlandırmaya çalışmasının bir sonucudur. Dolayısıyla bu düşünceler bir zayıflık göstergesi değil çoğu zaman psikolojik uyum sürecinin doğal bir parçasıdır.
İnsan ruhu acıyı unutmak için değil onunla yaşamayı öğrenmek için çaba gösterir ve göstermelidir. Bu yüzden yas doğrusal ilerleyen bir süreç değildir. Bir gün kendini güçlü hisseden birey, ertesi gün aynı acıyı ilk günkü kadar yoğun yaşayabilir. Bu dalgalanmalar, iyileşmenin gerçekleşmediği anlamına gelmez. Tam tersine, ruhun yeni gerçekliğe adapte olmaya çalıştığını gösterir. Çünkü iyileşmek yaşanan kaybı silmek değil onunla birlikte yeniden yaşam kurabilmektir.
Bu noktada psikolojide önemli bir kavram olan resilienta (psikolojik dayanıklılık) devreye girer. Psikolojik dayanıklılık, acı çekmemek anlamına gelmez. Aksine, acının varlığını kabul ederek yaşamın devam edebileceğine inanabilme gücüdür. Dayanıklılığı yüksek bireyler, kaybettiklerini unutmazlar ancak yaşamlarına yeni anlamlar katmayı başarabilirler. Bu süreçte sosyal destek, sağlıklı iletişim ve gerektiğinde profosyonel psikolojik yardım almak iyileşmeyi önemli ölçüde destekler.
Yas sürecinde bireyin kendisine karşı sabırlı olması büyük önem taşır. Çünkü herkesin iyileşme hızı farklıdır. Kimi insanlar duygularını konuşarak ifade ederken, kimileri yazmayı, kimileri resim çizmeyi ya da sessiz kalmayı tercih edebilir. Psikolojik açıdan önemli olan, duyguları bastırmak yerine sağlıklı yollarla yaşayabilmektir. Bastırılan acılar çoğu zaman kaybolmaz, farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkabilir.
Psikolojide acceptatio (kabul) kavramı, yas sürecinin önemli aşamalarından biridir. Yalnız burada önemli olan nokta kabullenmek değil kabul etmektir. Kabullenmek, yaşanan durumu zorunda kalarak, istemeyerek ve rıza göstermeyerek tanımaktır. Kabul etmek ise yaşanan durumun bilinçli olarak gerçek olduğunu fark edip onaylamaktır.
Gerçek iyileşme ise kaybettiklerimizi unutmakla ya da kabullenmekle değil durumu kabul edip onların bıraktığı anılarla, hislerle ve sevgiyle yolumuza devam edebilmektir.


