Cuma, Temmuz 17, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Sevgi, Kusursuzluk Talep Eden Bir Sözleşme Değildir!

Bazı ilişkilerde sevgi, fark edilmeden bir anlaşmaya dönüşür. Yazılı olmayan ama iki tarafın da omuzlarında ağırlığını hissettiği bir anlaşma: “Beni hiç kırmayacaksın.” “Hep anlayacaksın.” “Yanlış yapmayacaksın.” “Benim ihtiyacımı ben söylemeden bileceksin.” “Seviyorsan değişeceksin.” Oysa sevgi, kusursuzluk talep eden bir sözleşme değildir. Hatta iki tamamlanmış insanın eksiksiz biçimde yan yana durması da değildir. Daha çok, iki eksik insanın birbirinin yanında kalmayı, birbirini anlamaya çalışmayı ve zaman zaman birbirini onarmayı seçmesidir.

Psikoterapi odasında sıkça gördüğümüz şeylerden biri şudur: İnsan çoğu zaman partnerinden yalnızca bugünkü ihtiyacını istemez. Geçmişte karşılanmamış ihtiyaçlarını, duyulmamış çocuk sesini, görülmemiş kırılganlığını da ilişkiye getirir. “Beni ara” cümlesinin altında bazen “beni unutma” vardır. “Neden böyle söyledin?” sorusunun altında bazen “beni değersiz mi görüyorsun?” korkusu yatar. “Bana daha çok ilgi göster” talebi, kimi zaman sadece bugünkü partnerle değil, yıllar önce yeterince tutulmamış, yeterince güven duyamamış bir yanımızla ilgilidir.

Psikodinamik açıdan baktığımızda aşk ilişkileri yalnızca iki yetişkinin bugünkü etkileşiminden ibaret değildir. Her iki taraf da ilişkiye kendi iç dünyasını, erken dönem deneyimlerini, savunmalarını, korkularını ve arzularını taşır. Bu yüzden bir ilişkide yaşanan çatışmalar çoğu zaman görünen konudan daha derindir. Bazen sorun geç gelen bir mesaj değildir; geç gelen mesajın kişide uyandırdığı terk edilme korkusudur. Bazense unutulan bir özel gün değildir; unutulmuş hissetmenin eski bir yaraya temas etmesidir. Tam da bu nedenle, kusursuzluk beklentisi ilişkilerde çoğu zaman iyileştirici değil, yorucu bir etki yaratır. Çünkü partnerimizden hiç hata yapmamasını beklediğimizde, onu bir insan olarak değil, kaygımızı yatıştırması gereken bir figür olarak görmeye başlayabiliriz. Onun da sınırları, yorgunlukları, yanlış anlamaları, savunmaları, eksiklikleri olduğunu unuturuz. Böylece ilişki canlı bir bağ olmaktan çıkar; sürekli performansların ölçüldüğü bir meydan muharebesine dönüşür.

Öznelerarası bakış yani ilişkisel psikoterapi bize şunu hatırlatır: İlişki, iki kişinin birlikte oluşturduğu üçüncü bir alandır. Bu alanda yalnızca “ben” ve “sen” yoktur; “bizim aramızda olan” da vardır. Bazen bir ilişkide sorun tek bir kişinin kusuru değildir. İki kişinin birbirine temas etme biçiminde, birbirini yanlış okuma biçiminde, birbirinin yarasına istemeden dokunma biçiminde oluşur. Biri geri çekildikçe diğeri daha çok talep eder; biri daha çok talep ettikçe diğeri daha fazla susar. Sonra iki kişi de kendini yalnız, anlaşılmamış ve haksızlığa uğramış hisseder. Bu döngülerde sevginin yokluğundan çok, sevginin güvende hissedilememesinden söz edebiliriz. İnsan sevildiğini bilse bile, bazı anlarda bunu hissedemez. Çünkü korku, utanç, öfke ya da incinmişlik sevginin üzerini örtebilir. Duygu odaklı psikoterapide de tam bu noktaya dikkat edilir: Çiftlerin yüzeydeki öfkenin altındaki kırılganlığı, suçlamanın altındaki özlemi, suskunluğun altındaki korunma ihtiyacını fark edebilmesi kıymetlidir. Bir partner “Sen zaten beni hiç anlamıyorsun” dediğinde, çoğu zaman alttaki duygu “Sana ulaşamıyorum ve bu beni çok yalnız hissettiriyor” olabilir. “Beni boğuyorsun” diyen birinin altında “Kendimi yetersiz ve sıkışmış hissediyorum” olabilir. “Senin için önemli değilim” cümlesinin altında ise çoğu zaman çok yalın bir ihtiyaç vardır: “Beni seçtiğini hissetmeye ihtiyacım var.”

Sevgi, bu daha derindeki duygulara ulaşabildiğimizde yumuşar. Çünkü insanın en sert yerinin altında çoğu zaman en korunmasız yeri bulunur. İlişkilerde iyileşme de genellikle bir tarafın haklı çıkmasıyla değil, iki tarafın da birbirinin kırılganlığını görebilmesiyle başlar. Kusursuzluk talebi ise bu kırılganlığa alan açmaz. Aksine, ilişkiye sürekli bir sınav duygusu getirir. “Bunu yaptıysan beni sevmiyorsun.” “Beni sevseydin böyle davranmazdın.” “Gerçekten değer verseydin zaten bilirdin.” Bu cümleler bazen haklı bir incinmenin ifadesi olabilir; fakat uzun vadede ilişkiyi daraltır. Çünkü sevgi, sürekli kanıtlanması gereken bir şeye dönüştüğünde, iki taraf da rahatça var olamaz.

Son zamanlarda ilişkiler üzerine düşünürken en çok altını çizmeye ihtiyaç duyduğum noktalardan biri de şu: “Beni seviyorsa, ben söylemeden neye ihtiyacım olduğunu anlamalı.” Bu cümleyi terapi odasında, sohbetlerde, ilişkilerin kırılma anlarında sık sık duyuyorum. İlk bakışta çok romantik, hatta çok anlaşılır bir beklenti gibi görünebilir. Hepimiz sevildiğimiz kişi tarafından görülmek, fark edilmek, sezilmek isteriz. Fakat burada durup şu soruyu sormak gerekir: Biz söylemeden ihtiyacımızı fark etmesini beklediğimiz kişi kimdir?

Annemiz.

Peki bunu ne zaman yapmalıdır?

Bebekken.

Çünkü henüz konuşamayan bebeğin ihtiyaçlarına annenin duyarlı olması gerekir. Bebek dünyaya bağımsız, kendini anlatabilen, ihtiyacını düzenleyebilen bir varlık olarak gelmez. Aksine, anneye ya da bakım veren kişiye bağlı ve bağımlı olduğu bir yerden başlar hayata. Acıktığında, korktuğunda, üşüdüğünde, temas istediğinde bunu kelimelerle ifade edemez; ağlar, huzursuzlanır, beden diliyle sinyal verir. Bakım verenin görevi de bu sinyalleri okuyabilmek, bebeğin henüz adını koyamadığı ihtiyacı sezebilmek ve ona yanıt verebilmektir.

Fakat yetişkin ilişkilerinde aynı beklenti sürdüğünde, sevgi fark edilmeden bakım veren-bebek ilişkisine benzer bir zemine kayabilir. Partnerden, söylenmemiş ihtiyacı eksiksiz biçimde anlaması, duyguyu önceden tahmin etmesi, kırgınlığı sezmesi ve doğru anda doğru tepkiyi vermesi beklenir. Bu gerçekleşmediğinde ise kişi yalnızca anlaşılmamış hissetmez; çoğu zaman sevilmemiş, unutulmuş, değersiz bırakılmış gibi hisseder.

Oysa yetişkin sevgisi, ihtiyaçlarımızın hiçbir zaman söylenmeden anlaşılması üzerine kurulamaz. Elbette sevgi sezgiyi, dikkati ve duyarlılığı içerir. Fakat sağlıklı bir ilişkide ihtiyaçlarımızı ifade etmek de bağın bir parçasıdır. “Benim buna ihtiyacım var” diyebilmek, sevginin eksik olduğunu değil; ilişkinin yetişkinler arasında kurulduğunu gösterir. Çünkü partnerimiz annemiz değildir. Biz de artık konuşamayan, bütünüyle bağımlı bir bebek değiliz. İhtiyaçlarımızı fark etmeyi, adlandırmayı ve ifade etmeyi öğrenmek, ilişkide hem kendimize hem karşımızdakine karşı sorumluluğumuzdur.

Bu nedenle “Beni seviyorsa anlamalı” cümlesi bazen bugünkü ilişkiden çok, geçmişte anlaşılmamış bir yanımızın sesidir. Görülmek isteyen, sezilmek isteyen, çağrılmadan bulunmak isteyen daha eski ve daha kırılgan bir benlik parçamız konuşuyor olabilir. Sevgi burada, partnerin her şeyi tahmin etmesiyle değil; iki kişinin de bu kırılganlığı fark edip ona daha şefkatli bir yer açabilmesiyle büyür.

Elbette bu, ilişkide her şeye katlanmak, sınırları yok saymak ya da incinmeleri önemsizleştirmek anlamına gelmez. Sevgi kusursuzluk talep etmez; fakat sorumluluk ister. Hata yapabiliriz, ama hatamızın etkisini görmeye çalışmamız gerekir. Yanlış anlayabiliriz, ama anlamak için geri dönebilmemiz gerekir. Kırabiliriz, ama onarmaya istekli olmamız gerekir. Sağlıklı sevgi, hatasızlık değil; temas, sorumluluk ve onarım kapasitesi ile ilgilidir.

Bir ilişkide en kıymetli cümlelerden bazıları büyük vaatler değildir. Bazen “Seni yanlış anladım galiba” demek, “Orada incindin mi?” diye sorabilmek, “Savunmaya geçtim ama aslında korktum” diyebilmek, “Bunu senin için değil, kendimi korumak için yaptım” diye dürüstleşebilmek çok daha dönüştürücüdür. Çünkü bu cümleler ilişkiye insanilik taşır. Sevgi, kontrol ederek güvenceye alınamaz. Karşımızdakini sürekli denetleyerek, sınayarak, eksiklerini işaretleyerek, her davranışını sevgi ölçer gibi yorumlayarak kalıcı bir güven kuramayız. Kontrol, çoğu zaman kaybetme korkusunun gürültülü halidir. Fakat sevgi, gürültüden çok temas ister. Kontrol etmek yerine merak etmeyi, suçlamak yerine anlamayı, uzaklaşmak yerine duyguyu paylaşmayı gerektirir.

Belki de ilişkilerde en zor meselelerden biri, sevdiğimiz kişinin bizi zaman zaman hayal kırıklığına uğratabileceğini kabul etmektir. Çünkü sevdiğimiz insanın bizi hiç incitmemesini isteriz. Onun yanında tamamen güvende, tamamen anlaşılmış, tamamen seçilmiş hissetmeyi arzularız. Bu çok insani bir arzudur. Fakat hiçbir insan bir başkasının tüm yaralarını hiçbir zaman kanatmayacak kadar kusursuz olamaz. Partnerimizden beklediğimiz bu kusursuzluk ideali, zaman geçtikçe partnerin zihnimizdeki karşılığını bir fanteziye yaklaştırır. Ama bu yazıyı yazarken bu fantezinin gerçek dışılığının altını çizmeye ihtiyaç duyuyorum. Belki durup üzerinde düşünmeye ihtiyacımız olabilir.

Ve tam bu noktada sevginin olgun hali devreye girer. Olgun sevgi, “Beni hiç incitmeyeceksin” beklentisinden çok, “İncindiğimizde birbirimize geri dönebilecek miyiz?” sorusuyla ilgilidir. “Hiç çatışmayacak mıyız?” değil, “Çatıştığımızda birbirimizi tamamen kaybetmeden konuşabilecek miyiz?” diye sorar. “Hep doğru davranacak mıyız?” değil, “Yanlış yaptığımızda onarmaya cesaretimiz olacak mı?” diye bakar.

Kusursuzluk ilişkiyi dondurur; samimiyet ise hareket ettirir. Kusursuz görünmeye çalıştığımız yerde savunmalar artar. Samimi olabildiğimiz yerde ise temas derinleşir. Çünkü insan, en çok mükemmel olduğu için değil; gerçek olduğu, görüldüğü ve yine de kabul edildiği yerde sevilmiş hisseder.

Sevgi bazen tam da şunu söyleyebilmek: “Senin eksiklerini görüyorum, kendi eksiklerimi de görüyorum. Bunları yok saymadan, birbirimizi tüketmeden, birbirimizi değiştirmeye zorlamadan bir bağ kurabilir miyiz?” Bu soru, romantik bir masaldan daha gerçek, daha zor ama çok daha iyileştiricidir. Çünkü sevgi, beklentilerin kusursuzca karşılandığı bir alan değil; iki insanın birbirinin gerçekliğiyle karşılaştığı bir alandır. Orada hayal kırıklığı da vardır, özlem de; kırılganlık da vardır, öfke de; yakınlık da vardır, mesafe ihtiyacı da. Sevgi bütün bunların içinden geçerken bağın tamamen kopmamasını sağlayan duygusal bir köprü gibidir.

Belki de bu yüzden sevginin en insani hali kusursuzlukta değil, onarımda saklıdır. Birbirimize geri dönebildiğimizde, duygularımızı saklamadan ama birbirimizi yaralamadan konuşabildiğimizde, hem kendimize hem karşımızdakine biraz daha şefkatle bakabildiğimizde sevgi daha gerçek bir yere yerleşir.

Sevgi, kusursuzluk talep eden bir sözleşme değildir. İki insanın birbirini tüm açıklığıyla görmeye cesaret ettiği, hataların inkâr edilmediği ama insaniliğin de cezalandırılmadığı bir karşılaşmadır. Kusursuzluk değil; samimiyet, sorumluluk, şefkat ve onarım sevginin asıl taşıyıcılarıdır.

Tutku Sude Şen
Tutku Sude Şen
Psikolog Tutku Sude Şen, lisans eğitimini İstanbul Medeniyet Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamlamış, İstanbul Aydın Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı’nda tez dönemindedir. Ergen ve yetişkinlerle online ve yüz yüze bireysel psikoterapi çalışmaları yürütmektedir. Psikodinamik, bilişsel davranışçı, ilişkisel ve duygu odaklı psikoterapi yaklaşımlarını bütüncül bir perspektifle uygulamaktadır. Psikoterapi deneyimlerinin yanı sıra Rorschach, TAT ve MMPI gibi projektif ve objektif değerlendirme araçlarıyla psikolojik değerlendirme alanında uzmanlaşmıştır. Ayrıca “Seansım Var” adlı podcast kanalında psikolojiye dair içerikler üretmektedir. Yazılarında okura temas etmeyi, bağ kurmayı ve ruhsal deneyimleri anlaşılır, sahici bir dille ele almayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar