İnsan zihni mutluluğu ararken bildiğine sığınır. İnsanın bildiği çoğu zaman alıştığıdır. Bu durum, ilk bakışta bir çelişki gibi görünse de ruhsal dünyamızın en temel hayatta kalma stratejilerinden biridir. Zihnimiz için “yeni”, beraberinde belirsizliği ve potansiyel bir tehdidi getirir. Bu yüzden birey, yeni yolları takip etmek yerine bildiği yolu seçer. Tanıdık olan her zaman iyi olduğu anlamına gelmez; bazen sadece güven hissi verdiği için insan tanıdık olan yolu tercih eder. Psikolojik bir perspektifle bu eğilim, “Bilişsel Konfor” alanı olarak adlandırılır. Beynimiz, acı verici olsa da sonucunu öngörebildiği bir duyguyu, sonu belirsiz bir mutluluğa tercih edebilir.
Bu sadece bir insan seçimi değildir. Bir hisse tekrar tekrar dönmek, bir düşünceye sırtını yaslamak, acı verse bile o histen vazgeçememek, ruhsal bir alışkanlığın ötesinde, geçmişin bugüne sızmasıdır. Örneğin, çocukluğunda duygusal ihmal yaşamış bir birey, yetişkinliğinde de kendisine mesafeli duran kişilere çekilebilir. Bu, psikolojide “Yineleme Zorlantısı” olarak tanımlanır; kişi bildiği acıyı yeniden yaşayarak, bu kez o acı üzerinde bir kontrol kurabileceği yanılsamasına kapılır.
Bu durumu yaşamak veya bu hislerin döngüsüne kapılmak hayatın bir parçasıdır. İnsan her noktada kendini kontrol edemeyebilir. Her noktada mükemmelliğe yönelik düşünce kalıplarına sahip olmayabilir. Duygularına takılıp hayatının akışına göre yaşayabilir. Modern dünyanın bizden beklediği “sürekli güçlü olma” imajının aksine, insan olmanın bir diğer yanı da kontrolü kontrol etmeyi bırakmanın zorluğuyla mücadele etmektir. Kendimizi bu döngülerin içinde bulduğumuzda yapmamız gereken en şefkatli dokunuş, kendimizi yargılamamaktır. Bu noktada en önemlisi etiketleme yapmamak ve sınırı bilmek.
Duygusal dünyamızın en derin sınavlarından biri olan kayıp anlarında da bu “bildiği yere sığınma” hali kendini gösterir. Bir insan sevdiği birini kaybettiğinde hayat onun için durma noktasına gelebilir. Yas ve süreçleri, bu durumun doğal akışının birer parçasıdır. Kişi o an gözyaşlarına, sevdiklerine, evcil hayvanına, duygularına sığınabilir. Bu süreçte ruh, bildiği en güvenli limanlarda dinlenmek ister.
Ancak bu kederin bir hapse dönüşmemesi için paylaşımın gücüne ihtiyaç vardır. Acının yükü paylaşıldığında, yük olmaktan çıkar. Bazen gülerek, bazen ağlayarak, bazen de susarak bu paylaşımı gerçekleştirir insan. Kayıp paylaşılmaz ancak acının paylaşılması, kaybın ağırlığını hafifletir. Profesyonel bir yaklaşımla, acıyı paylaşmak amigdala üzerindeki stres yükünü hafifletir ve bireyin yeniden sosyal bir bağ kurmasına kapı aralar.
Sonuç olarak, bildiğimiz acıların konforuna sığınmak ruhun bir savunma mekanizmasıdır. Ancak iyileşme, bu “tanıdıklığın” bir hapishane değil, sadece geçici bir durak olduğunu fark ettiğimizde başlar. Kendi sınırlarımızı bilmek ve acımızı şefkatle paylaşmak, bizi bildiğimiz mutsuzluklardan bilinmez ama özgür bir geleceğe taşıyacaktır.
Belki de asıl cesaret, o bildik acının kapısını usulca kapatıp, henüz hiç tanımadığımız bir huzurun rüzgarına yüzümüzü dönebilmektir. Bu, bir gecede gerçekleşen bir devrim değil; her gün kendimize verdiğimiz küçük, şefkatli bir sözdür. Yeni bir ‘tanıdık’ inşa etmek, ruhumuza ilk kez sadece geçmişin gölgelerinde değil, geleceğin henüz yazılmamış ışığında da dinlenebileceğini hatırlatmakla başlar. Unutmamalıyız ki; bugün bize yabancı ve korkutucu gelen her sağlıklı adım, üzerinde kararlılıkla yürüdükçe ruhumuzun yeni ve huzurlu ‘evi’ haline gelecektir.


