Cuma, Temmuz 10, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

“Çok Dayanıklısın” Demek Neyi Söyler, Neyi Saklar?

Bazı yorgunlukların ya da zorlanmaların etkisi yüze yeterince yansımaz. Uzaktan bakıldığında hayat olağan seyrindeymiş gibi görünür; fakat içeride bir şey usul usul birikmektedir. Zor bir gün geçirdiğimiz aşikâr olsa bile, “nasılsın?” sorusuna çoğu zaman otomatik olarak “iyiyim” diye cevap veririz. Biz “iyiyim” dediğimizde ya da zorlukları bir şekilde göğüsleyip yolumuza devam ettiğimizde, çevremiz de bize benzer bir kısalıkla karşılık verir: “Ne kadar güçlüsün.” Ardından belki sırtımız hafifçe sıvazlanır, ses tonu yumuşar; karşımızdaki kişi iyi bir şey söylediğini düşünür. Çoğu zaman da gerçekten niyeti budur: yanımızda durmak, çabamızı görmek, “farkındayım” demek ister. Ama bazen tam da burada küçük bir yanlış okuma başlar. Çünkü insan ayakta duruyor diye, içindeki her şeyin de ayakta olduğu sanılır.

Cümlenin İçindeki Sessiz Varsayım
“Çok dayanıklısın” cümlesi ilk bakışta bir iltifattır; ama içinde gizli bir varsayım taşır: Ayakta duruyorsun, demek ki iyisin. Oysa ayakta durmak ile iyi olmak aynı şey değildir. Bazı insanların iç sistemi kriz anında farklı çalışır. Duygularını uzun uzun masaya yatırmaz; onları hızlıca çekmeceye kaldırır, üstüne de “sonra bakarız” etiketi yapıştırır. Fazla dağılmaz, fazla istemez, fazla anlatmaz. Hatta mümkünse acıyan yerini bile kimseyi rahatsız etmeyecek kadar kibar bir sessizlikle saklar. Dışarıdan bakıldığında bu hâl “dayanıklılık” gibi görünür. İçeriden bakıldığında ise bazen iyi kamufle edilmiş bir yorgunluğa benzer. İnsan yürür, konuşur, çalışır, gülümser; ama bütün bunları gerçekten iyi olduğu için değil, durursa dağılacağından korktuğu için yapıyor olabilir.

Bu yüzden “çok dayanıklısın” demek, çoğu zaman kişinin nasıl olduğunu değil, dışarıdan nasıl göründüğünü tarif eder. Cümle iyi niyetlidir; ama iyi niyet, her zaman iyi görmeye yetmez.

Cümlenin Sakladığı Sorumluluk
Asıl mesele de bu noktada başlar. Çünkü “çok dayanıklısın” cümlesi yalnızca bir iltifat değildir; bazen fark etmeden bir perde işlevi görür. Kişinin taşıdığı yükü överken, o yükün neden orada olduğunu sormayı unutturabilir. Bir çocuk zor bir okul ortamında hâlâ başarılı oluyorsa, sadece “ne kadar dirençli” demek yetmez. Belki de o çocuk, yetişkinlerin fark etmediği bir yalnızlığı çok erken yaşta yönetmeyi öğrenmiştir. Bir çalışan tükenmişliğin kıyısında işlerini aksatmıyorsa, bu yalnızca onun güçlü olduğunu göstermez; belki de kurumun görmediği bir yükü sessizce sırtlandığını gösterir. Bir hasta yetersiz destekle tedaviye tutunuyorsa, bunu yalnızca “mücadele gücü” diye adlandırmak eksik kalır; çünkü bazen mücadele dediğimiz şey, insanın başka seçeneği kalmadığında geliştirdiği son tutunma biçimidir.

Gerçekten dayanıklı mı, yoksa dayanmak zorunda mı kalıyor?
Bu ikisi aynı şey değildir. Birine “ne kadar güçlüsün” dediğimizde, onu o kadar güçlü olmak zorunda bırakan koşullara bakmaktan da kurtulabiliriz. Çocuk dayanıklıysa okulun değişmesi gerekmez. Çalışan dayanıklıysa kurumun yükü hafifletmesi gerekmez. Hasta dayanıklıysa bakım sisteminin daha iyisini yapması gerekmez. Aile “bir şekilde” toparlanıyorsa, kimse o “bir şekilde”nin bedelini sormayabilir. Böylece yük, koşulların omzundan yavaşça alınır ve tek tek insanların içine bırakılır. Üstelik çoğu zaman sessizce. Kimse büyük bir kötülük yapmaz; sadece herkes biraz rahatlar. Dayanan kişinin dayanabiliyor olması, çevresindekilere de sistemlere de tuhaf bir konfor sağlar.

Bir süre sonra bu beklenti dışarıdan gelmeyi bırakır, içimize yerleşir. “Ben güçlü olmalıyım” deriz. Yorulduğumuzda kendimizi zayıf, yardım istediğimizde fazla, durmak istediğimizde suçlu hissederiz. Güçlü görünmek, önce bir rol gibi başlar; sonra insanın iç sesine dönüşür. Filozof Byung-Chul Han’ın “tükenmişlik toplumu” dediği şey de buraya denk düşer: Bazen kimse bizi açıkça zorlamaz; biz kendimizi durmadan ayakta kalmaya, üretmeye, toparlanmaya, iyi görünmeye zorlarız. Dışarıdan alkışlanan dayanıklılık, içeride bitmeyen bir mesaiye dönüşür. Ve insan bir noktadan sonra şunu fark eder: Beni ayakta tuttuğunu sandığım şey, belki de beni en çok yoran şeydir.

Peki Ne Diyelim?
Bütün bunlar “çok dayanıklısın” demeyi bırakalım anlamına gelmez. Bazı anlarda bu cümle gerçekten iyi gelir. İnsan mücadelesinin fark edilmesine ihtiyaç duyar. Bazen yalnızca “gördüm, kolay değildi” denmesi bile içeride bir yere dokunur. Mesele cümleyi yasaklamak değil; onu tek başına bırakmamaktır. Çünkü “çok dayanıklısın” bir nokta koyar. Oysa insan çoğu zaman noktadan çok, yanına iliştirilmiş küçük bir soruya ihtiyaç duyar. “Yoruldun mu?” “Ne ihtiyacın var?” “Bir kısmını birlikte taşıyabilir miyiz?” “Şu ara sana ne iyi gelir?” “Dayanıklı olmak zorunda kalmadığın bir yer var mı?”

Bu sorular kişiye yeni bir güç görevi vermez; onun yanında bir yer açar. “Sen güçlüsün” demenin ötesine geçip, “bunu tek başına taşımak zorunda değilsin” demenin yolunu bulur. Aradaki fark küçük gibi görünür ama belirleyicidir. Dayanıklılığı takdir eden cümleler bazen kişiyi sırtındaki yükle baş başa bırakır. İhtiyacı soran cümleler ise o yükü görünür kılar. Ve görünür olan bir yük, her zaman tamamen hafiflemez belki; ama en azından artık yalnızca kişinin iç dünyasında taşınan görünmez bir ağırlık olmaktan çıkar. Belki de birine “ne kadar dayanıklısın” demeden önce sormamız gereken asıl soru şudur: Ona dayanma gücü mü veriyoruz, yoksa bir süre dayanmak zorunda kalmadan durabileceği bir alan mı? Çünkü insan çoğu zaman “ne kadar güçlüsün” denmesine değil; bir süre güçlü olmak zorunda kalmadan, sadece nefes alabileceği küçük, güvenli bir köşeye ihtiyaç duyar.

Manolya YÜKSEL TATLI
Manolya YÜKSEL TATLI
Atılım Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunuyum. Klinik psikoloji, sağlık psikolojisi ve nöropsikoloji alanlarına ilgi duyuyor; bu alanlardaki eğitimlerime devam ediyorum. Psikolojiye sanat, felsefe ve edebiyat penceresinden bakmayı; insanın duygusal dünyasını, ilişkilerini ve anlam arayışını bu disiplinlerin kesişiminde ele alan yazılar yazmayı seviyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar