Cuma, Haziran 26, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Kurgu Anılar

Çocukluğunuzda yaşadığınız, dün gibi hatırladığınız bir olayı ailenize tüm detaylarıyla anlattığınızı hayal edin. Havanın sıcaklığını, üzerinizdeki kıyafetleri, hatta o an hissettiğiniz duyguları bile çok net hatırlıyorsunuz. Tam hikayenin en heyecanlı kısmına gelmişken, ailenizin şaşkınlıkla size bakıp aslında öyle bir olayın hiç yaşanmadığını söylediği oldu mu? Ya da bir arkadaşınızla geçmişte yaşadığınız bir kavgayı hatırlayın. İkinizin de o gün ne konuşulduğuna ve kimin haklı taraf olduğuna adınız gibi eminsiniz. Ancak ikinizin anlattığı hikaye birbirinden o kadar farklı ki, sanki paralel evrenlerdeki yabancılar gibisiniz.

Bu olaylar size tanıdık geldi mi? Eğer geldiyse merak etmeyin, yalnız değilsiniz. Yaşandığından yüzde yüz emin olduğumuz, üzerine yeminler edebileceğimiz bazı anıların aslında hiç yaşanmadığını ya da hatırladığımızdan tamamen farklı olduğunu öğrenmek sarsıcı olabilir. En çok güvendiğimiz hafızamızın, düşündüğümüz kadar güvenilir olmadığı gerçeğini bize hatırlatır.

Bu soru işaretlerini gidermek için önce hafızayla ilgili bilinen yanlışları değiştirmemiz gerekiyor. Biz hafızamızı bir kamera gibi her şeyi anbean videoya kaydeden bir cihaz zannederiz, ama işin aslı düşündüğümüzden çok daha farklıdır. Beyin, filmlerde gördüğümüz gibi bir anıyı hatırlamaya çalışırken onu dosyaların arasında bulup çıkarmaz; anıyı her seferinde yeniden inşa eder. Bir olay yaşandığında, beyin bu anıyı tek bir parça halinde arşivlemez. Tıpkı yapboz parçaları gibi görsel detayları beynin görme merkezine, söylenen sözleri işitme merkezine ve o an hissedilen duyguları ise duygu merkezine koyar. Yıllar sonra o anıyı hatırlamak istediğimizde, beyin bu dağınık yapboz parçalarını bir araya getirmeye çalışır. Ancak aradan geçen zaman bazı parçaların kaybolmasına neden olur. Beynimiz ise boşlukları doldurmaya çalışır. Eksik parçaların yerine kutudan benzer başka parçalar bulmaya çalışır; başkasından duyduğumuz bir hikayeyi, kendi inançlarımızı, arzularımızı veya o an hissettiğimiz duyguları boşluklara yerleştirir. Sonuçta oluşturulan yeni yapboz tam da beynimizin istediği gibi kusursuz olur ve her parça yerine olması gerektiği gibi oturur, böylece aradaki o farklı parçaları asla ayırt edemeyiz. Bu yüzden, hiç yaşanmamış bir detayı zihnimizde yaşanmış gibi canlı bir şekilde görebiliriz. Aslında beynimiz parçaları tamamlarken bize yalan söylemez, sadece eksik kısımları kendi kusursuz algısına göre tamamlar.

Beynimizin bizi yanılttığını düşünmemize sebep olan bu durum sadece enerji tasarrufundan ibarettir. Sabah uyandığımız andan gece kafamızı yastığa koyduğumuz ana kadar yaşadığımız her anıyı en ince detayına kadar kaydetmek büyük bir enerji gerektirir. Beynimiz de hayatta kalabilmek için daha pratik bir yol seçer ve yaşananların önemli kısımlarını kaydeder, geri kalan detayları boş bırakır. Bu boşluklar sadece bizi değil; sosyal ilişkilerimizi de sürekli yeniden şekillendirir. Örneğin, eski bir arkadaş ortamında anlatılan bir hikayeyi her yıl yeniden dinlediğimizde, zamanla o hikayedeki bazı kısımları kendimiz yaşamış gibi düşünebiliriz. Başkasının başına gelen korkutucu bir detayı, yıllar sonra “Benim de başıma böyle talihsiz bir olay gelmişti.” diye anlatırken bulabiliriz. İşin en ilginç kısmı, bunların hiçbirini yalan söyleyerek ilgi çekmek için yapmayız; zihnimiz duyduğu bu hikayeleri yavaş yavaş kaydeder ve zamanla kendi yapbozumuzun birer parçası haline getirir.

Bu durum sadece arkadaşlarımızla olan sohbetlerde karşımıza çıkmaz; ikili ilişkilerimizde, özellikle sevgiyi ve ayrılıkları hissettiğimizde hafızamız adeta bir kurgu makinesine dönüşür. Karşımızdaki insana olan duygularımız değiştikçe, beynimiz geçmişteki o yapboz parçalarını yeniden şekillendirmeye başlar. Örneğin, birine sırılsıklam aşık olduğumuzda ya da o kişiyi gözümüzde çok büyüttüğümüzde geçmişe dönüp baktığımızda sadece kusursuz sandığımız anıları görürüz. Yaşanan ufak tartışmalar, bizi kıran davranışlar yapbozun içinden parça parça kaybolur; yerine o kişinin ne kadar muhteşem, ne kadar düşünceli olduğu abartılı bir şekilde gerçekliğimiz olmaya başlar. O kişiyi kendi zihnimizde yüceltir ve buna sonuna kadar inanırız. Tam tersi, birinden soğuduğumuzda, kalbimiz kırıldığında veya bir ayrılık acısı çektiğimizde ise beynimiz bu sefer tersi bir operasyon başlatır. Bu kez o insanı tamamen olumsuz bir şekilde değerlendirir ve haklılığımızı kanıtlamak içinse yapbozun iyi parçalarını saklar; yerine onun ne kadar anlayışsız veya bencil olduğuna dair anıları ortaya çıkartır. Hatta bazen onun aslında o kadar da kötü niyetle yapmadığı sıradan bir hareketi, bugün hissettiğimiz öfkeyle birleştirip geçmişte bize yapılmış büyük bir haksızlık gibi yeniden şekillendiririz. Yani karşımızdaki kişiye olan bakış açımız, onun gerçekten kim olduğundan çok, beynimizin o an hissettiği duygularımızı nasıl yorumladığı ve geçmişi nasıl şekillendirdiği ile ilgilidir. Kendi yarattığımız bir büyüye aşık olabilir ya da aynı şekilde ellerimizle kurguladığımız bir canavara öfke duyabiliriz.

Kısacası anılarımız, geçmişimizin tozlu raflarında sakladığımız bir fotoğraf albümü değil; zihnimizin bugünkü duygularımızla her gün yeniden renklendirdiği bir boyama kitabıdır. Bu yüzden bir dahaki sefere bir tartışmanın tam ortasıdayken ya da eski bir anıyı hatırlarken “Adım gibi eminim!” demeden önce zihnimizin doldurduğu boşlukları unutmamamız lazım. Karşımızdakinin de kendi yapboz parçalarını oluşturduğunu hatırlamak, ilişkilerimizi kurgulanan bu oyundan koruyabilir. Kim bilir, belki de şu an bu yazıyı bitirirken bile beyniniz çoktan kendi eksik parçalarını yerleştirmeye ve bu okuduklarını kendi gerçeğine göre yeniden inşa etmeye başlamıştır.

Eylül Alsuda Katıkol
Eylül Alsuda Katıkol
Eylül Alsuda Katıkol, Koç Üniversitesi Psikoloji bölümü lisans öğrencisidir. Klinik psikolojiye ilgi duymakta ve özel bir klinikte gönüllü staj yapmaktadır. Uzun vadede klinik psikolojide uzmanlaşmayı ve aile terapisi alanında çalışmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar