Hiç, aslında var olduğunu bildiğiniz ama bir türlü detaylarını hatırlayamadığınız anılarınız, derinlerde bir yerde hissettiğiniz halde adını koyamadığınız duygularınız oldu mu? Geçen gün psikoloji sınavıma hazırlanırken çalıştığım bu konu oldukça ilgimi çekti ve edindiğim bilgileri sizinle paylaşmak istedim. Burada bahsedeceğim durum, birçok insanın günlük hayatında aktif olarak işleyen fakat çoğu zaman farkında olmadığı kritik bir meseledir. İnsan zihni, kaldıramayacağı kadar ağır duygusal yüklerle karşılaştığında hemen muazzam bir şekilde hayatta kalma refleksini devreye sokar. Günlük hayatta basit bir ”unutma” gibi görünen pek çok durum, aslında beynimizin bizi ruhsal bir yıkımdan korumak için seçtiği bilinçli bir tercihtir. Özellikle yoğun utanç, suçluluk, korku ya da travma düzeyinde barındıran anılar, zihnin yüzeyinde özgürce dolaşamazlar. Beynimiz, sistemin çökmesini engellemek ve kişinin günlük işlevselliğini koruyabilmesi için bu acı verici duygu ve deneyimleri adeta bir odaya kitler. İşte bu durum, zihnin acıdan kaçma ve iç dengesini (homeostazi) koruma sanatıdır.
Sinirbilimsel Perde Arkası Nedir? Beyindeki Güç Savaşı
Bu unutma ve bastırma sürecinin arkasında, beynimizin farklı bölgeleri arasında yaşanan güçlü ve hiyerarşik bir çatışma yatar. Mantığımızı, sosyal kuralları ve irademizi yöneten alnın hemen arkasındaki Prefrontal Korteks (önbeyin), bu süreçte bir ”sansür ağı” gibi çalışır. Duygusal hafızamızın ve korkularımızın temel merkezi olan Amigdala, bir kriz anında yani kırmızı alarm verdiğinde, prefrontal korteks bu yoğun kaygının bilinci esir almasını engellemek için devreye girer. Beynimizin bir diğer önemli bölgesi olan Hipokampüs, anıları yer, zaman ve mekan bağlamına oturtarak kaydeder; ancak bu süreçte baskılanır ve o spesifik anı ağlarına giden yolların erişimine kapatılır. Sonuç olarak, bu süreçte düşünce ya da anı yok olmaz; prefrontal korteksin müdahalesiyle bilinçli zihnin ulaşamayacağı derinliklere gider, yani bir odaya kapatılır.
Psikodinamik Bakış: Ego’nun Savunma Hareketi
Sinirbilimin bu somut mekanizması, kişilik kuramları bağlamında tam olarak Psikodinamik Yaklaşımın bahsettiği noktaya değinir. Sigmund Freud’un kişilik teorisinde bu süreç, Ego’nun (benlik) ruhsal bütünlüğü korumak adına en temel savunma mekanizması olan bastırma ile açıklanır. İd’den (ilkel dürtüler) gelen kabul edilemez istekler ya da dış dünyada maruz kalınan ağır travmatik olaylar, Süperego’nun (ahlaki yönetim merkezi) duvarlarına çarptığında Ego’da muazzam bir anksiyete yaratır. Ego, bu kaygıyla baş edemediği noktada, tehdit oluşturan düşünce ve anıları ”güdülü bir unutma” ile bilinçdışına iter.
Sonuç: Kapalı Odadaki Misafir
Psikodinamik bakış açısıyla bakıldığında, bastırılan hiçbir duygu düşünce aslında tamamen yok edilmiş sayılmaz; sadece bir süreliğine yer değiştirir ve bilinçdışında kalır. Bilinçaltının karanlığında yüzen bu anılar; rüyalar, bedensel semptomlar, ani kaygılar ya da dil sürçmeleri vasıtasıyla dışarıya sızmaya devam eder. Bu durum, kişinin gündelik hayatındaki ikili ilişkilerinde ve kendisiyle olan ilişkisindeki işlevselliğini azaltır. Tıpkı evin kullanılmayan bir odasına kilitlenip kendi haline bırakılan, fakat orada çürüdükçe tüm evin havasını ağırlaştıran eski eşyalar gibi; bu anılar ve düşünceler de bir süreliğine göz önünden kaldırılsa bile varlıklarıyla tüm ruhsal dünyamızı etkilemeye devam eder. Peki, zihnin bizi korumak adına yaptığı bastırılan duygu düşünce ve anılar nasıl iyileşir? İşte tam bu noktada psikoterapi devreye girer. Terapinin amacı, insanı o karanlık duygu anı düşünce dolu odada tek başına bırakmamaktır. Terapi odası; danışanın tek başına giremediği o kapalı odaya, terapistle birlikte el ele, güvenli bir fener ışığında girmesi gibidir. Güven veren bu durum ve bağ sayesinde zihnin katı sansür mekanizması yavaşça gevşer. Yıllardır bastırılan o duygu düşünce anıları kelimelere dökülerek nihayet bir iyileşme yaşadığı ana evrilir. Geçmişin yaşattığı durum ve duygulardan arınıp yeniden anlamlandırıldığı bir sürece girilir. Son olarak yazımı noktalamak gerekirse: Unutmak zihnimizin bizi hayatta tutma refleksi olabilir; ancak şefkatle o duygudurum çözümlemesini yapabilmek ve duyguyu yaşayıp serbestçe bırakmak ruhun gerçek ve asıl ihtiyacı, yani özgürlüğüdür. Kendinize ve zihninize bu arınma, yeniden başlama hissini tanıyın ve değişimi görün…
Bir sonraki yazımda yeniden buluşmak ve zihnin bilinmezlerini birlikte çözerek yürümek dileğiyle…


