Cuma, Haziran 19, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Kendini Kaybetmenin Sessiz Yolları

Bir sabah uyanıyorsunuz. Kahvenizi yapıyor, trafikte ilerliyor ve toplantılarda konuşuyorsunuz. Öğle yemeği, akşam yemeği, uyku… Ertesi gün yeniden. Hayat dışarıdan bakıldığında son derece düzenli, hatta başarılı görünebilir. Ancak bir yerlerde, içinizin derinliklerinde tuhaf bir his var: Bütün bunları yapan gerçekten siz misiniz?

Bu soruyu kendinize hiç sordunuz mu?

Psikiyatrist R.D. Laing, 20. yüzyılın en sıra dışı düşünürlerinden biriydi. İnsanın psikolojik acısını semptomlar üzerinden değil, varoluşsal deneyim üzerinden anlamaya çalıştı. Şizofreniyi bile toplumsal baskının bir ürünü olarak yorumlayan Laing, pek çok çevreden eleştiri aldı. Ancak bazı kavramları bugün hâlâ taze ve can yakıcı.

Özellikle üç kavram dikkat çekici: yutulma, taşlaşma ve içe çökme.

Yutulma: “İyi biri” olmanın bedeli

Yutulma, yani engulfment, başkalarının beklentileri içinde eriyip gitme korkusudur. Kulağa abartılı gelebilir ama düşünün bir dakika: Kaç rolü aynı anda oynuyorsunuz? İyi çalışan, iyi ebeveyn, iyi arkadaş, iyi vatandaş, üretken birey… Sosyal medyada görünür olmak, ama aşırıya kaçmamak, başarılı ama kibirli olmamak…

Bu rollerin her biri meşru. Ancak hepsinin toplamı bazen o kadar ağır gelir ki kişi, “Ben bu rollerin içinde neredeyim?” diye sormaya başlar.

İşte bu noktada içgüdüsel bir savunma devreye girer: geri çekilme. İnsanlardan uzaklaşmak, duygusal mesafe koymak, “hayır” demek. Ama paradoks tam burada yatar — yakınlıktan kaçtıkça yalnızlık gelir; yalnızlıktan kaçtıkça yutulma korkusu geri döner. Kişi iki ateş arasında kalır: ya kendini kaybetmek ya da yalnız kalmak.

Terapide sık karşılaşılan bir örüntü bu. Müdahil olmaktan korkan insanlar. Sevilmek isteyip sevilmeye yaklaşamayan insanlar. Ve bu çelişkiyi anlamlandıramadıkları için kendileriyle kavga eden insanlar.

Taşlaşma: Bir nesneye dönüşmek

İkinci kavram belki de en güncel olanı: petrification, taşlaşma.

Özne olmaktan çıkıp nesne gibi hissetmek. Değerlendirilen, ölçülen, performans göstermesi beklenen biri haline gelmek.

Modern hayatın bu deneyimi besleyecek türden bir altyapısı var. Özgeçmişler, yıllık değerlendirmeler, takipçi sayıları, LinkedIn profilindeki “etki” ölçütleri… Bir noktada insan kendine şunu soruyor: “Değerim ne hissettiğimle değil, ne ürettiğimle mi ölçülüyor?”

Ve işte o otomatik pilot hissi başlıyor. Günler geçiyor ama içine tam oturmuyor. Deneyimler yaşanıyor ama sindirilemeden akıp gidiyor. Kişi hayatının seyircisi haline geliyor; sahnesinin değil.

Bunu “depresyon” diye etiketlemek çok kolay. Ancak bazen bu his, depresyondan önce gelir. Bir uyarı sinyali gibi: “Sen burada yoksun.”

Terapistler bunu çoğu zaman dissosiyasyon ile karıştırılan ama aslında varoluşsal bir yabancılaşma olarak tanımlar. Kişinin işlevselliği bozulmamış olabilir; ama içsel deneyimi donuklaşmıştır.

İçe çökme: Taşıyamayınca

Üçüncü kavram en ağırı: implosion, içe çökme.

Dış dünyanın talepleri bir noktada o kadar büyür ki, kişinin psikolojik alanı bu ağırlığı kaldıramaz hale gelir. Ve o zaman içe çekilme başlar. Bu bazen depresyon olarak görünür. Bazen derin bir umutsuzluk. Bazen de yaşamdan tam anlamıyla kopukluk.

Laing bu çöküşü zayıflık olarak görmez. Aksine, onu kırılgan bir benliğin kendini koruma girişimi olarak yorumlar. Yani içe çökmek, bir nevi “artık daha fazla veremem” demektir. Bedenin ateş çıkarması gibi bir şey — sistemin dayanamadığını söylemesi.

Bu çerçeveden bakıldığında, psikolojik kriz salt bir işlev bozukluğu değil; aynı zamanda bir mesaj olabilir.

Peki biz ne yapıyoruz?

Laing’in kavramları bugün neden bu kadar yankı uyandırıyor?

Çünkü verimlilik kültürünün, sosyal medyanın ve performans baskısının tam ortasında yaşıyoruz. Kendinizi bir projeymiş gibi yönettiğiniz oluyor mu? Duygularınızı değil, üretkenliğinizi optimize etmeye mi çalışıyorsunuz? “Dinlendim” yerine “verimli bir hafta sonu geçirdim” mi diyorsunuz?

Bunlar küçük işaretler. Ama zamanla birikirler.

Psikolojik iyi oluş, işlevselliği sürdürmekten ibaret değil. Kişinin kendi sesini duyabildiği, arzularını tanıyabildiği ve “ben” diyebildiği bir iç alan gerektiriyor. Bu alan daralırsa — yutulma, taşlaşma ya da içe çökme yoluyla — dışarıdaki hayat ne kadar parlak görünürse görünsün, içeride bir şeyler eksilmeye başlıyor.

Ve en büyük kayıp, fark etmeden yaşanan kayıptır.

Şevval Elçi Omanović
Şevval Elçi Omanović
Şevval Elçi Omanovic, psikolog ve yazar olarak psikoloji alanında çeşitli konular üzerine çalışmalar yapmaktadır. Lisans eğitimini psikoloji üzerine tamamlamış olup, insan zihni, duygular ve davranışlar üzerine araştırmalarını sürdürmektedir. Eğitimi süresince çeşitli kurumlarda staj yaparak psikolojik değerlendirme, bireysel danışmanlık süreçleri ve saha çalışmalarında deneyim kazanmıştır. Özellikle psikolojinin günlük yaşamdaki etkileri, ruh sağlığı ve bireysel gelişim konularına odaklanmaktadır. Psychology Times’ta, psikolojiyi herkes için anlaşılır hale getirmeyi amaçlayan yazılar kaleme almaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar