Gün içinde kendimizle ne kadar sık konuştuğumuzu çoğu zaman fark etmeyiz. Bir hata yaptığımızda içimizden yükselen eleştirel bir ses, zor bir durumla karşılaştığımızda kendimizi teselli eden birkaç cümle ya da yeni bir adım atarken kendimize söylediğimiz cesaret verici sözler… Bunların hepsi iç dünyamızın bir parçasıdır. Peki, kendimizle kurduğumuz bu diyalog nereden gelir? Kendimize karşı neden bazen anlayışlı, bazen de fazlasıyla sert davranırız?
Kendilik Algısının İlk Temelleri
Bu içsel diyaloğun temelleri çoğu zaman çocukluk yıllarına uzanır. Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki bir anda ortaya çıkmaz, yıllar içinde şekillenir. Çocukluk döneminde ebeveynlerden, bakım verenlerden, öğretmenlerden veya yakın çevreden alınan mesajlar zamanla kişinin kendisi hakkındaki inançlarına dönüşür. Bir çocuk için yalnızca söylenen sözler değil, nasıl davranıldığı da oldukça önemlidir. Görüldüğünü, duyulduğunu ve önemsendiğini hisseden bir çocukla, sürekli eleştirilen, duyguları küçümsenen ya da yalnız bırakılan bir çocuğun kendilik algısı aynı şekilde gelişmez. Çocuk bazen yalnızca bir sorusunun sabırla dinlenmesine, üzüldüğünde duygusunun anlaşılmasına ya da hata yaptığında eleştirilmeden yanında olunmasına ihtiyaç duyar.
Aslında çocuklar kendilerini ilk önce başkalarının gözünden tanıyarak başlarlar. Değerli olmak, yeterli olmak ve sevilmeye layık olmak gibi konularda hissettikleri çoğu zaman aile içinde verilen örtük mesajlara göre şekillenir. Örneğin, çocuk hata yaptığında hatasına yoğun biçimde odaklanılıyorsa, zamanla “hata yaparsam değerimi kaybederim” inancı gelişebilir. Veya sürekli başarılı olması beklenen bir çocuk, sevgi ve kabulün koşullu olduğuna inanabilir. Birçok kişi için çocukluğunda duyduğu bazı cümleler neredeyse zihnine kazınmıştır. “Güçlü ol”, “Ağlama”, “El alem ne der” gibi sözler sık duyulduğunda zamanla kişinin iç sesi haline gelebilir. Kişinin topluma bakışı, kendisine bakışı ve duygularını değerlendirme biçimini etkileyebilir. Yıllar sonra ise hayatın önemli alanlarında adımlar atarken bu ses yeniden ortaya çıkabilir.
Kendimize Nasıl Davranıyoruz?
Terapi odasında sıkça ele alınan konulardan biridir bu iç ses. Kişi bazen kendisini neden bu kadar sert eleştirdiğini anlayamaz. Oysa üzerine düşünüldüğünde kendisine söylediği şeylerin geçmişte bir başkasından duyduklarına benzer olduğu görülür. Bu ses her ne kadar uzun yıllarda gelişmiş olsa da yaşam boyu değişmeyeceğini söylemek doğru olmaz. İnsan zihni dönüşmeye ve gelişmeye her zaman açıktır. Kendilik algısı da yeniden şekillenebilir.
Bu dönüşümün ilk adımı ise farkındalıktır. Örneğin, bir hata yaptığınızda kendinize ne söylüyorsunuz? “Yine beceremedim” mi yoksa “Bu durumdan ne öğrenebilirim” mi diyorsunuz? Daha tarafsız bakabilmek adına aynı hatayı bir arkadaşınızın veya kendi çocuğunuzun yaptığını düşünmek oldukça faydalıdır. Bir başkasına yaklaştığınız şekilde kendinize anlayışlı olmadığınızı fark ediyorsanız, hangi durumlarda ne gibi inançlarla hareket ettiğiniz üzerine düşünmek de faydalı olacaktır.
Sosyal Medya Çağı
Sosyal medyada gördüğümüz hayatlar yalnızca başkalarının seçtiği karelerden oluşuyor. Buna rağmen zihnimiz bu görüntüleri çoğu zaman kendi eksikliklerimizle kıyaslıyor. Dolayısıyla sosyal medya yalnızca başkalarını görmemizi değil, kendimizi değerlendirme biçimimizi de etkiliyor. İnsan kendi iç dünyası ile başkalarının kendilerinde göstermek istediklerini kıyasladığında yetersizlik duygularının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Özellikle çocukluk yıllarında yeterli olmadığına dair mesajlar almış kişiler için bu karşılaştırmalar eski yaraları yeniden gün yüzüne çıkarabilir.
Kabul Edebilmek Mümkün Mü?
Oysa sağlıklı bir kendilik algısı kusursuz olmak üzerine kurulmaz. Tam tersine, insan olmanın doğal sınırları ve bireysel eksikliklerini kabul etmeyi içerir. Güçlü yönlerini bilmek kadar eksikliklerin farkında olmak, mümkünse gelişim yolunda ilerlemek ve hala eksik kalan yönlerini tolere edebilmek oldukça kıymetlidir. Hata yaptığında kendini tamamen değersiz ilan etmemek, zorlandığında kendini teselli edebilmek ve yaşamın inişli çıkışlı doğasını kabul edebilmek gerekir.
Sonuç olarak, çocukluk yıllarında duyduğumuz sözler ve deneyimlerimiz, bugün kendimizle kurduğumuz ilişkinin önemli bir parçası olabilir. Kendimiz hakkında sahip olduğumuz inançlar değişmez gerçekler gibi gelebilir; ancak insan sadece geçmişinden ibaret değildir. Yaşam boyunca yeni deneyimler edinir, kendimizi yeniden tanır ve değişiriz. Bu yüzden kendimizle kurduğumuz ilişkiyi yeniden şekillendirmek de mümkündür. Belki geçmişi değiştiremeyiz ama kendimize karşı daha gerçekçi, anlayışlı ve şefkatli bir iç ses geliştirme fırsatına sahibiz. Bu seslerin hangilerinin bize ait olduğuna karar verebilecek yaşta ve deneyimdeyiz. Kendimizi eleştirmek yerine anlamaya çalışmak, kusurlarımızla birlikte kendimizi kabul edebilmek ve ihtiyaçlarımızı fark edebilmek bu yolculuğun önemli adımlarıdır. Değişim, kendimize söylediğimiz daha anlayışlı olan tek bir cümle ile başlayabilir.


