Bir çocuk bugün popüler bir şarkıyı ezbere söyleyebilir, yarın sosyal medyada sıkça karşılaştığı bir dansı taklit edebilir, ertesi hafta ise arkadaş grubunun kullandığı ifadeleri benimseyebilir. Yetişkinler çoğu zaman bu davranışları yalnızca geçici hevesler ya da moda akımları olarak değerlendirir. Oysa çocukların trendleri takip etme, belirli karakterlere hayranlık duyma veya arkadaş grubuna benzemeye çalışma davranışlarının altında çok daha temel psikolojik ihtiyaçlar yatmaktadır.
Çocukluk dönemi yalnızca öğrenmenin değil, aynı zamanda ait olmanın, kabul görmenin ve kimlik oluşturmanın da dönemidir. Çocuk, içinde bulunduğu sosyal çevrede kendine bir yer bulmaya çalışırken çevresindeki davranışları gözlemler, tekrar eder ve zamanla bunları kendi benliğinin bir parçası hâline getirir. Bu nedenle bir akımı takip etmek, çoğu zaman yalnızca bir davranış değil; çocuğun sosyal dünyada kendini konumlandırma çabasının bir yansımasıdır.
Bu noktada önemli olan, çocukların neyi taklit ettiğinden çok neden taklit ettiğini anlayabilmektir. Çünkü içerikler değişse de çocukların ait olma, görünür olma ve kabul edilme ihtiyaçları değişmez. Bir dönem çizgi film karakterleri, başka bir dönem sosyal medya fenomenleri veya popüler şarkılar öne çıkabilir. Ancak bu davranışların altında işleyen psikolojik mekanizma büyük ölçüde aynı kalır.
İnsan yavrusu dünyaya geldiğinde hayatta kalabilmek için diğer insanlara ihtiyaç duyar. Bu nedenle aidiyet, yalnızca sosyal bir tercih değil, aynı zamanda evrimsel bir gerekliliktir. Tarih boyunca insanlar gruplar hâlinde yaşamış, birlikte hareket etmiş ve bu sayede varlıklarını sürdürebilmiştir.
Yuval Noah Harari, Sapiens: Hayvandan Tanrılara adlı eserinde insan türünün başarısını, geniş gruplar hâlinde iş birliği kurabilme becerisiyle açıklar. İnsanlar ortak hikâyeler, semboller ve anlamlar etrafında bir araya gelerek kendilerini daha büyük bir bütünün parçası olarak hissederler. Aidiyet duygusu da bu ihtiyacın psikolojik yansımasıdır.
Çocukluk döneminde bu ihtiyaç daha görünür hâle gelir. Çocuk, önce ailesine, ardından arkadaş grubuna, okuluna ve zamanla içinde bulunduğu daha geniş sosyal çevrelere ait hissetmek ister. Çünkü ait olmak, yalnızca bir grubun parçası olmak değil; aynı zamanda kabul görmek, güvende hissetmek ve varlığının başkaları tarafından onaylandığını deneyimlemek anlamına gelir.
Bu nedenle çocukların popüler akımlara yönelmesi, arkadaşlarının kullandığı ifadeleri benimsemesi ya da belirli karakterlerle özdeşleşmesi çoğu zaman yüzeyde görünen davranışlardan ibaret değildir. Bu davranışlar, derinlerde yer alan aidiyet ihtiyacının dışa vurumu olarak da değerlendirilebilir.
Ancak gelişim yalnızca ait olmakla sınırlı değildir. Çocuğun psikolojik olgunlaşma sürecinde bir diğer önemli görev, ait olduğu grubun içinde kendi sesini duyabilmesi ve bireyselliğini koruyabilmesidir. Bu noktada, özne gelişimi olarak adlandırabileceğimiz bir süreçten söz etmek mümkündür.
Bu kavramla kastettiğim şey, çocuğun yalnızca çevresinin etkisiyle şekillenmesi değil; kendi düşüncelerini, duygularını ve tercihlerini fark ederek bunları ifade edebilme kapasitesidir. Bir başka ifadeyle özne gelişimi olarak tanımladığım süreç, çocuğun sosyal ilişkiler içinde var olurken kendi iç dünyasıyla da temasını sürdürebilmesiyle ilgilidir.
Çocuk zamanla yalnızca ait olduğu grubun bir üyesi olmayı değil, aynı zamanda o grubun içinde kendine ait bir alan oluşturmayı da öğrenmelidir. “Arkadaşlarım bunu seviyor ama ben sevmiyorum”, “Herkes böyle davranıyor ama ben farklı düşünüyorum” ya da “Grubun bir parçasıyım ama tamamen grup değilim” diyebilmek, bu sürecin önemli göstergeleri olarak düşünülebilir.
Çocuğun psikolojik gelişimindeki önemli görevlerden biri, “biz” duygusunu öğrenirken “ben” duygusunu da kaybetmemektir. Bu nedenle sorun trendler değildir. Sorun, çocuğun trendler karşısında özne olarak kalıp kalamamasıdır.
Çocuklar yalnızca içerikleri değil, ait oldukları grubun davranışlarını da içselleştirirler. Herkes ne yapıyorsa onu yapmak, herkes ne düşünüyorsa onu düşünmek ya da yalnızca kabul görmek için davranmak, aidiyet ihtiyacının doğal bir sonucu gibi görünse de zamanla çocuğun kendi tercihleriyle kurduğu ilişkiyi zayıflatabilir.
Geçmişte çocukların aidiyet grupları daha sınırlıydı. Aile, mahalle ve okul çocuğun sosyal dünyasını büyük ölçüde şekillendiriyordu. Günümüzde ise bu alanlara sosyal medya, dijital topluluklar, algoritmalar ve fenomen kültürü de eklenmiş durumda. Böylece çocuklar hiç olmadığı kadar fazla sosyal etkiye maruz kalmaktadır.
Örneğin bir çocuk, sınıftaki arkadaşlarının tamamı aynı oyuncağı konuştuğu için eve geldiğinde o oyuncağı istemekte ısrar edebilir. İlk bakışta bu durum yalnızca bir tüketim isteği gibi görünebilir. Ancak çoğu zaman çocuk oyuncağın kendisinden çok, o oyuncağa sahip olan grubun bir parçası olmayı istemektedir. Bu noktada önemli olan çocuğun isteğini hemen reddetmek ya da koşulsuz kabul etmek değildir. Asıl önemli olan, çocuğun kendi düşüncesini fark etmesine yardımcı olmaktır. “Bu oyuncağı gerçekten sen mi istiyorsun, yoksa arkadaşların da oynadığı için mi ilgini çekiyor?” gibi sorular, çocuğun kendi tercihleri üzerine düşünmesine alan açabilir.
Bu nedenle günümüzde çocuklara yalnızca doğru davranışı öğretmek yeterli olmayabilir. Aynı zamanda onların kendi düşüncelerini fark etmelerine, seçim yapmalarına ve sosyal baskılar karşısında özne olarak kalabilmelerine de destek olmak gerekir.
Belki de çocukları tüm etkilerden korumak mümkün değildir. Ancak onları, karşılaştıkları etkiler arasında kendilerini kaybetmeden yol alabilecek bireyler olarak yetiştirmek mümkündür. Çünkü gelişimin amacı yalnızca ait olan çocuklar yetiştirmek değil; ait olurken kendi sesini de koruyabilen bireyler yetiştirmektir.
Çocuğun gelişimindeki temel mesele, her zaman doğru seçimi yapması değildir. Daha önemli olan, seçimin kime ait olduğudur. Çünkü özne gelişimi olarak adlandırdığım süreç, çocuğun kendi düşüncesi, duygusu ve tercihiyle ilişki kurabilmeye başlamasıyla mümkün olur.


