Değerler, toplumun geneli tarafından kabul edilen ortak kavramlardır. Her değerin duygu, düşünce ve davranış boyutu vardır. İnsanın ruhsal yapısında ve kişisel gelişiminde, yetiştiği ortamın ve çocukluktan itibaren edindiği erdemlerin büyük etkisi bulunmaktadır. Gerek beş duyumuzla algıladığımız, gerekse akıl ve sezgi yoluyla idrak ettiğimiz değerler, insanların düşünce tarzını belirleyerek davranış şemalarını oluşturur.
Değerlerin oluşum katmanları vardır ve bu katmanlar kendi içinde bütünleşik bir yapıda olup aileden başlamak suretiyle yakın ve uzak çevreden öğrenilir. Aile, sosyal çevre ve bireyin kendi şemaları, değerleri zaman içinde yeniden şekillendirir. Bu sebeple değer kavramı ve algısı, zaman içinde devinim göstermektedir.
Değer kavramına atfedilen anlamlar sayesinde; tarih, bilim, inanç, kültür ve irfan gibi temel dinamiklerle güçlü bağlar kurulmaktadır. Bir medeniyetin esas bileşenleri olan bu dinamikler, değer kavramı ile yakın ilişki içinde olarak sosyal ve bireysel ihtiyaçlara cevap aramaktadır.
Ahlak; bir düşünce ve inanç sistemi olup, insanda birtakım psikolojik mekanizmaların faaliyeti sonucunda edinilen davranış şemalarıdır. Ahlakın varlığı, insanlık için ortak bir paydadır. Nasıl ki hava, su ve güneşin varlığı canlılar için hayat kaynağı oluyorsa, ahlaka dair normlar da toplumsal ve evrensel düzen için zaruri boyuttadır.
Ahlaki normlar ile zihinsel gelişim etkileşim halindedir. Zihinsel farkındalıklar, ahlaki davranışların çoğu zaman öncüsü olsa da, toplumsal düzen için tehlike arz eden psikopatlarda durum farklılık göstermektedir. Öyle ki, psikopatlarda yüksek algı düzeyi ve normalin üstünde bilişsel fonksiyonlar görülmektedir. Tam da bu noktada, bilişsel eğitimden önce ahlaki eğitimin zaruri olduğunu söyleyebiliriz. Kitle imha silahları, yapay zekânın olası tehlikeleri ve GDO’lu ürünler de yine ahlaki eğitimin bilimsel eğitimden önce gelmesi gerektiğini göstermektedir. Bu sebeple ahlak kavramı, salt ait olduğumuz toplumla veya içinde bulunduğumuz zaman dilimiyle sınırlı kalmayıp, zaman ve mekân boyutunda çok daha kapsayıcıdır.
Toplumsal düzenin sağlanmasında ve korunmasında, normlara bağlılık önem arz eder. Hedonik haz arayışı, bağımlılık ve tüketim kültürü, temel ahlaki anlayıştan uzak bir şekilde toplumsal kargaşaya sebebiyet vermektedir. Bu sebeple kaosa sürüklenmiş toplumlarda görülen en önemli sorun, kolektif ahlak şuurunun yitirilmesi ve sosyal normlara olan bağlılığın zayıflamasıdır. Birey, aile ve toplum diyalektiğini incelediğimizde, bireysel temayüllerin ve ailevi durumların toplumsal boyutta ne tür bir karşılık alabileceğini görebiliriz. Bu nedenle sağlıklı toplum tanımından önce sağlıklı birey, akabinde de sağlıklı aile profilini incelemek gerekir.
Birey kavramına pek çok tanım isnat edilmektedir. Nitekim bazen bencil ve toplumdan uzak, bazen de kendini gerçekleştirmiş ve sorumluluk alabilecek noktada olabilmekle ilgilidir. Her şeyden öte, birey; hayatına dair belli bir anlayış geliştiren, kendi istidadına dayanarak gelişim odaklı yaklaşan ve en önemlisi de toplumsal beklentilerin farkında olup toplum faydasına sorumluluk alabilendir. Başka bir insana bağımlılık, kendi hayatına dair bir anlayış geliştirememe ve muhtaç olma hali, bireyleşme idealinin gerçekleştirilememesi anlamına gelir. Duygusal olarak insanlar, bir yandan bireyselleşme arzularını beslerken, öte yandan da toplumsal beklentilerle birlikte içinde bulunduğu ortama uyum sağlamaya çalışırlar. Birey olmak, bu bağlamda beklentilerle mevcut kişiliğin sentezidir.
Sağlıklı aile; iletişim, güven, samimiyet ve dayanışma özellikleriyle ön plana çıkarken, ihtiyaç odaklı çözüm geliştirip sorun çözebilen bir mekanizmadır. Aile üyelerinin birbirleriyle olan iletişimleri ve mevcut yaklaşımları, her şeyden evvel güven hissiyatına dayanmaktadır. Sağlıklı aile yapısının en temel fonksiyonları; empati, bireysel farklılıklara karşı hoşgörü, aidiyet hissiyatı, temel maddi ve manevi ihtiyaçların karşılanması ve birlikte zaman geçirme ünsiyetidir. Bu yapının oluşması görünürde çok yönlü değişkenleri ihtiva etse de, temelde güvene ve koşulsuz kabule dayanmaktadır.
Vicdan: Kavram olarak vicdan; bulma, görme, hissetme ve duygu anlamlarına karşılık gelmektedir. Başka bir ifadeyle, kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerinde yargılama yapmasını sağlayan güçtür.
Ahlaki vicdan, iyi ve kötüye, hayır ve şerre hüküm verme kuvveti olup, vazifenin de tabii bilgisidir. İnsan, vicdanı ile kendi kendisini muhakeme eder ve böylece vicdan, insanın içinde kurulmuş bir mahkeme vasfına kavuşur.
Vicdan, sosyal hayatı ayakta tutan kaideler sistemidir. Bireysel bağlamda farklılık gösterip herkeste aynı ölçüde etkili değildir. Vicdanın mahiyeti, bireyin kendi benliğini tanımasından ileri gelmektedir. Hemen herkeste vicdan mekanizmasından bahsetmek mümkündür. Nitekim insan; kendisinin farkında olan ve bu fark edişi de fark eden bir varlıktır.
Bir ferdin, çocukluktan itibaren ona verilecekleri alabilmesi için kendini ayrı bir ‘ben’ olarak görmesi ve insanlar arasında ‘karşılıklı ilişki’ esasının bulunduğunu anlaması gerekir. Bunun farkında oluş, vicdanın gelişiminde ilk basamağı oluşturmaktadır. Dolayısıyla vicdanın oluşumu için zihni olgunluk ve şuurlanma şarttır. Dıştaki kontrol gücü (anne-baba, öğretmen, toplum değerleri vb.) bir iç kontrol mekanizması haline dönüşmeye başladığında, artık vicdan oluşmaya başlamış demektir.


