Uzun zaman önce izlediğim ve beni derinden etkileyen bir film olan Unutursam Fısılda, ilk başta bir romantik hikaye gibi görünse de, aslında iki kız kardeşin hayatlarının karmaşasını ele alıyor. Film, küçük kız kardeş Hatice’nin evine haciz gelmesiyle başlıyor ve bu durum onu ablasının yanına, köyüne gitmeye zorlar. Ancak Hatice, ablasından sıcak bir karşılama göremez ve bu durum, ikisi arasında bir çatışma başlatır. Geçmişlerinin acı dolu yüklerini birbirlerine vurarak içlerindekileri dökmeye başlarlar. Ancak, Hatice’nin Alzheimer hastası olduğu gerçeği ortaya çıkınca bu çatışma azalmaya başlar. Şimdi Hatice’yi, yani Ayperi’yi tanımaya ve incelemeye başlayalım.
Küçük Kardeş Hatice (Ayperi)
Hatice, filmin başlarında daha çok erkeksi bir rol sergilemektedir. Diğer kızlar gibi dantel oyası yapmak yerine erkeklerle futbol oynamakta ve onlarla kavga etmektedir. Katı bir babaya sahip olan Hatice, toplum normlarına uymak ve köyde daha rahat olabilmek için bu davranışları geliştirir. Bu durum, Freud’un Erkeksi Protesto kavramıyla iyi bir şekilde açıklanabilir. Şarkı söyleme tutkusu olan Hatice, köye gelen kaymakamın oğlu Tarık ile tanışır ve bu tanışma, onun müzik hayallerini gerçekleştirmesi için önemli bir fırsat olur. Liseler arası müzik yarışmasına hazırlanan Hatice ve Tarık arasında romantik bir yakınlaşma başlar. Ancak bu bağlanma, kaygılı bir bağlanma örüntüsüdür; çünkü her ikisi de birbirlerini kaybetmekten korkmaktadır.
Hatice, babasının müzik yarışmasına katılmasına karşı olan tepkisi üzerine Tarık ile birlikte İstanbul’a kaçmaya karar verir. Bu kaçış, Hatice’nin toplumun ona dayattığı kimlikle yaşamayı reddetmesinin ve başarılı bir kimlik oluşturmaya başlamasının en somut örneğidir. İstanbul’a geldiklerinde, kapı kapı plakçıları gezerek müzik camiasında tanınmak isterler. Sonunda, yoğun çabalarının sonucunda yetenekleri fark edilir. Ancak Hatice’nin sahne adı olarak Ayperi ismi verilmesi, onun yeni hayatının en büyük kurucularından birinin Tarık olduğunu gösterir. Tarık, Ayperi’nin hayatını, adını ve şöhretini şekillendiren kişidir. Ancak Tarık, Ayperi’nin yükselişini kıskanmaya başlar ve bu durum, onun alkol bağımlılığına yol açar.
Bir gece, Tarık ve Ayperi arasında çıkan tartışma sonucunda Tarık evi terk eder ve bir trafik kazasında hayatını kaybeder. Bu kayıp, Ayperi için yıkıcı bir etki yaratır. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim yas süreçlerini sağlıklı bir şekilde geçiremeyen Ayperi, patolojik bir yas sürecine girer. Tarık’ın ölümünden kendini suçlayan Ayperi, kariyerinde de düşüşe geçer. Tarık olmadan yürümek zorunda kalan Ayperi, yoğun ve sağlıksız bir yas sürecine girer. Ancak bir gün, Tarık’ın ona bıraktığı bir mektup ve beste bulur. Mektubu okuduktan sonra, kendine olan suçlayıcı tavrından uzaklaşarak acısını sağlıklı bir şekilde yaşamaya başlar.
Yıllar geçtikten sonra, maddi sıkıntılar yaşayan Ayperi, dolandırılarak evine haciz gelir ve Alzheimer tanısı alır. Çevresinde kimse kalmadığı için, artık köyüne dönmekten başka bir seçeneği kalmamıştır. Başından beri kaçmak istediği köy, şimdi onun gidebileceği tek yer olmuştur. Evde ablasıyla tartıştığı bir anda kurduğu cümleler, onun içsel çatışmasını özetler niteliktedir.
“Tarık’ı diyorum, seni sevmedi, beni sevdi; bu da benim suçum. Dünyada başka adam kalmadı, kurudun kaldın. Yazık, bu da benim suçum. Hep yazık… Hep sana yazık. Evet, şiirleri çaldım. Ama çalmasaydım o şiirler, o çekmede sararıp, geberip kalacaktı, senin gibi. Babam benim yüzümden değil, senin yüzünden öldü. Eğer beni şu kadar sevseydi, ne oldu o kıza orada derdi. Demedi. Bir gün arayıp sordunuz mu beni? Yo, anında silip attınız. Bu mu evlat sevgisi? Ben hayatımın peşinden gittim. Şimdi olsa yine giderim. Ya şarkı söylemek istedim ve söyledim; sonu bu olsa dahi hiç ama hiç pişman değilim. Alın o iffetinizi, o başınıza çalın! Kusura bakma abla ama ben senden af dilemeyeceğim. Çünkü siz kendi kendinizi gömdünüz.”
Hatice ve Ayperi, içimizdeki toplumsal baskıyı kırıp kendi benliğimize ulaşmamızı temsil ediyor. Her seçim sonuçlarıyla gelir. Hatice, kendisini gerçekleştirmek için gereken her şeyi yaptı ve sonuçlarına katlandı. Tüm bu olan bitenden sonra evine mecburi bir şekilde dönmüş olsa da, ablasıyla yüzleşti ve yaptığı her şeyi kabul etti. Biz de yaşamımızda bize verilen rollerden çıkmayı, içimizden gelen sese kulak vermeyi ve kendimizi gerçekleştirme sorumluluğunu almayı öğrenmeliyiz. Hepimize ipotekli kimliklerimizden sıyrılmış ve başarılı kimliklerimizi oluşturma cesaretini bulduğumuz hayatlar diliyorum.


