Son yıllarda bireysel şiddet eylemlerinin artışı, özellikle genç erkekler arasında ortaya çıkan ideolojik yönelimlerle birlikte değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu bağlamda “incel” toplulukları ile okul saldırganlığı arasında dikkat çekici benzerlikler bulunmaktadır. Her iki fenomen de yalnızca bireysel psikopatoloji ile açıklanamayacak kadar güçlü sosyal ve grup temelli dinamikler içermektedir. Sosyal psikoloji açısından bakıldığında, bu iki olgu; sosyal kimlik oluşumu, grup içi dayanışma ve grup dışı düşmanlaştırma, algılanan adaletsizlik ve normatif radikalleşme süreçleri üzerinden açıklanabilir. Bu makalenin amacı, incel düşünce sistemi ile okul saldırganlığını sosyal psikolojik kuramlar çerçevesinde incelemek ve ortak mekanizmalarını ortaya koymaktır.
İncel düşünce sistemi ile okul saldırganlığı, sosyal psikoloji perspektifinden ele alındığında bireysel psikopatolojilerin ötesine geçen, temelde sosyal kimlik, grup dinamikleri ve algılanan adaletsizlik süreçleriyle şekillenen karmaşık olgular olarak değerlendirilebilir. Sosyal Kimlik Teorisi çerçevesinde bireylerin benlik algılarının ait oldukları gruplar üzerinden inşa edildiği düşünüldüğünde, sosyal dışlanma yaşayan bireylerin benlik saygılarını koruyabilmek adına alternatif kimlik alanlarına yönelme eğiliminde oldukları görülmektedir; bu durum hem incel topluluklarına katılımda hem de okul saldırganlarının kendilerini sistemin dışında konumlandırmalarında belirleyici bir rol oynamaktadır (Tajfel & Turner, 1979).
Özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik dönemlerinde sosyal kabulün kritik önemde olması, bu dönemlerde yaşanan reddedilme deneyimlerinin birey üzerinde derin izler bırakmasına neden olmakta ve bireyin kendisini “değersiz” veya “istenmeyen” olarak tanımlamasına yol açmaktadır. Bu noktada Göreli Yoksunluk Teorisi devreye girmekte, bireylerin kendi durumlarını nesnel ölçütlerden ziyade başkalarıyla kıyaslayarak değerlendirmeleri sonucunda romantik ilişkiler, sosyal statü ve akran kabulü gibi alanlarda kendilerini dezavantajlı algıladıkları görülmektedir (Runciman, 1966); bu algı, yalnızca bireysel bir memnuniyetsizlik değil, aynı zamanda sistematik bir adaletsizlik inancına dönüşerek kolektif bir mağduriyet söylemi üretmektedir. İncel topluluklarında sıkça karşılaşılan “blackpill” benzeri deterministik düşünce kalıpları, bireyin içinde bulunduğu olumsuz durumu değiştirilemez ve kaçınılmaz olarak görmesine neden olmakta, bu da hem umutsuzluğu artırmakta hem de öfkeyi dış gruplara yönlendirmektedir.
Bu süreçte Grup Kutuplaşması önemli bir rol oynamakta, benzer deneyimlere sahip bireylerin bir araya gelmesiyle birlikte başlangıçta görece ılımlı olan görüşlerin zamanla daha uç ve radikal noktalara taşındığı gözlemlenmektedir (Moscovici & Zavalloni, 1969); özellikle çevrimiçi platformların anonim yapısı ve algoritmik içerik sunumu, bu kutuplaşmayı hızlandırarak alternatif görüşlerin dışlanmasına ve yankı odalarının (echo chambers) oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Bununla birlikte, bireylerin yalnızca düşünsel düzeyde radikalleşmesi değil, aynı zamanda davranışsal olarak da şiddete yönelmesi, Sosyal Öğrenme Kuramı kapsamında açıklanabilir; bireyler, gözlem yoluyla öğrendikleri davranışları içselleştirerek benzer durumlarda uygulama eğilimi gösterirler (Bandura, 1977).
Bu bağlamda, geçmişte gerçekleşmiş okul saldırıları veya ideolojik motivasyonlu bireysel şiddet eylemleri, özellikle medya ve dijital platformlar aracılığıyla görünürlük kazandıkça, belirli bireyler için bir tür davranış modeli haline gelebilmekte ve “taklit etkisi”ni (copycat effect) tetikleyebilmektedir. Ancak şiddetin fiili olarak ortaya çıkabilmesi için yalnızca model alma yeterli olmamakta, aynı zamanda bireyin kendi ahlaki standartlarını askıya alması gerekmektedir; bu noktada Ahlaki Uzaklaşma süreci devreye girer ve birey, zarar verici davranışlarını çeşitli bilişsel stratejilerle meşrulaştırır (Bandura, 1999). Özellikle hedef grubun insanlıktan çıkarılması, sorumluluğun dışsallaştırılması ve şiddetin daha büyük bir “adalet sağlama” veya “denge kurma” amacıyla yeniden çerçevelenmesi, bu sürecin temel mekanizmaları arasında yer almaktadır.
Okul saldırganlığı bağlamında da benzer dinamiklerin işlediği görülmekte, uzun süreli akran reddi, zorbalık ve sosyal izolasyon yaşayan bireylerin zamanla hem sosyal kimlik tehditleri hem de göreli yoksunluk algıları nedeniyle yoğun bir öfke biriktirdiği ve bu öfkenin bilişsel olarak organize edilmiş intikam senaryolarına dönüştüğü anlaşılmaktadır; bu senaryolar çoğu zaman bireyin kendisini güçsüz konumdan çıkararak kontrol sahibi olduğu bir anlatı üretmesine hizmet etmektedir.
Ayrıca bu süreçte normatif dönüşüm de dikkat çekicidir; incel topluluklarında ve benzer radikal çevrimiçi gruplarda zamanla şiddeti doğrudan teşvik etmese bile onu anlayışla karşılayan, rasyonalize eden ve dolaylı olarak meşrulaştıran normların geliştiği görülmektedir. Bu normlar, bireyin içsel ahlaki çatışmasını azaltarak şiddet eylemine yönelik psikolojik bariyerleri zayıflatmaktadır.
Tüm bu süreçler birlikte değerlendirildiğinde, incel ideolojisi ile okul saldırganlığının birbirinden bağımsız değil, aksine ortak sosyal psikolojik mekanizmalar üzerinden şekillenen, kimlik, aidiyet, karşılaştırma, norm oluşumu ve grup etkisi gibi temel dinamiklerin etkileşimiyle ortaya çıkan yapılar olduğu anlaşılmaktadır; dolayısıyla bu tür şiddet davranışlarını anlamak ve önlemek için bireyin içinde bulunduğu sosyal bağlamın, maruz kaldığı grup süreçlerinin ve bu süreçlerin bilişsel yansımalarının bütüncül bir şekilde ele alınması gerekmektedir.
İncel düşünce sistemi ile okul saldırganlığı, yüzeyde farklı bağlamlarda ortaya çıkan olgular gibi görünse de sosyal psikoloji perspektifinden ele alındığında ortak bir yapısal ve süreçsel zeminde kesiştikleri açıkça görülmektedir. Bu iki fenomen, bireyin yalnızca içsel dünyasının değil, aynı zamanda içinde bulunduğu sosyal çevrenin, grup ilişkilerinin ve algıladığı toplumsal konumun bir ürünü olarak şekillenmektedir. Özellikle Sosyal Kimlik Teorisi çerçevesinde değerlendirildiğinde, bireyin ait olduğu ya da ait olamadığı grupların benlik algısı üzerindeki etkisi, bu tür radikal yönelimlerin anlaşılmasında merkezi bir rol oynamaktadır; sosyal dışlanma ve aidiyet eksikliği, bireyi alternatif ve çoğu zaman radikal kimlik yapılarına yönlendirebilmektedir. Bununla birlikte, Göreli Yoksunluk Teorisi üzerinden şekillenen adaletsizlik algısı, bireyin yaşadığı deneyimleri kişisel başarısızlık olarak değil, sistematik bir haksızlık olarak yorumlamasına neden olmakta ve bu durum öfkenin hedefe yönlendirilmesini kolaylaştırmaktadır.
Bu süreçte grup dinamiklerinin belirleyici rolü özellikle dikkat çekicidir. Grup Kutuplaşması ve çevrimiçi yankı odaları, bireylerin mevcut inançlarını pekiştirerek daha uç noktalara taşımakta, alternatif bakış açılarının dışlanmasına ve tek boyutlu bir gerçeklik algısının oluşmasına neden olmaktadır. Bu durum, yalnızca düşünsel radikalleşmeyi değil, aynı zamanda şiddetin normatif olarak kabul edilebilir hale gelmesini de beraberinde getirmektedir. Nitekim Sosyal Öğrenme Kuramı bağlamında, şiddet davranışının gözlem ve model alma yoluyla öğrenilebildiği; özellikle medya ve dijital platformlar aracılığıyla görünür hale gelen saldırıların, benzer eğilimdeki bireyler için bir referans noktası oluşturabildiği görülmektedir. Bunun devamında, Ahlaki Uzaklaşma mekanizmaları devreye girerek bireyin şiddet eylemini kendi içinde meşrulaştırmasını mümkün kılmakta, böylece normal koşullarda kabul edilemez olan davranışlar psikolojik olarak uygulanabilir hale gelmektedir.
Bu çerçevede, incel ideolojisi ve okul saldırganlığı yalnızca bireysel sapma ya da patoloji olarak ele alınmamalı; aksine, sosyal bağlam, grup süreçleri ve kültürel anlatılarla etkileşim içinde gelişen çok katmanlı yapılar olarak değerlendirilmelidir. Bu durum, önleyici ve müdahale edici stratejilerin de birey odaklı yaklaşımlarla sınırlı kalmaması gerektiğini göstermektedir. Özellikle sosyal psikoloji temelli müdahaleler, bu tür radikalleşme süreçlerinin erken aşamalarında etkili olabilir. Örneğin, okullarda kapsayıcı sosyal ortamların oluşturulması, akran ilişkilerinin güçlendirilmesi ve dışlanma deneyimlerinin azaltılması, bireyin alternatif radikal kimliklere yönelmesini engelleyebilir. Aynı şekilde, dijital ortamlarda radikalleşme süreçlerinin izlenmesi ve karşı anlatıların (counter-narratives) geliştirilmesi, grup kutuplaşmasının etkilerini azaltmada önemli bir rol oynayabilir.
Bununla birlikte, gelecekte yapılacak araştırmaların özellikle dijital sosyal etkileşimlerin bu süreçler üzerindeki etkisini daha derinlemesine incelemesi gerekmektedir. Günümüzde çevrimiçi platformlar, yalnızca iletişim araçları değil, aynı zamanda kimlik inşasının ve ideolojik şekillenmenin merkezi alanları haline gelmiştir. Bu nedenle, incel ideolojisi gibi yapılar ile okul saldırganlığı arasındaki ilişkiyi anlamak için çevrimiçi ve çevrimdışı sosyal süreçlerin birlikte ele alınması gerekmektedir. Ayrıca kültürel farklılıkların, toplumsal cinsiyet normlarının ve ekonomik eşitsizliklerin bu süreçler üzerindeki etkisi de göz ardı edilmemelidir.
Sonuç
İncel düşünce sistemi ile okul saldırganlığı, sosyal psikolojinin temel kavramları olan kimlik, aidiyet, karşılaştırma, norm oluşumu ve öğrenme süreçlerinin kesişiminde ortaya çıkan, çok boyutlu ve dinamik olgulardır. Bu olguların anlaşılması, yalnızca akademik bir gereklilik değil, aynı zamanda artan bireysel şiddet vakalarının önlenmesi açısından toplumsal bir zorunluluktur. Bu nedenle, disiplinler arası ancak özellikle sosyal psikoloji temelli yaklaşımların güçlendirilmesi hem teorik hem de uygulamalı düzeyde önemli katkılar sağlayacaktır.


