Hayat, en basit anlamda sürekli azalan seçenekler bütünüdür. Sabah uyanıp hangi kahveyi içeceğimize karar vermekten, hangi kariyere yöneleceğimize, zorlu bir durumda nasıl tepki vereceğimize veya kiminle bir hayat kuracağımıza dair her an bir yol ayrımındayızdır. Karşımıza çıkan tabelalardan birini işaretler ve yola devam ederiz. Ancak garip bir şekilde, zihnimiz o an üzerinde yürüdüğümüz yoldan ziyade, arkada bıraktığımız o diğer seçenekte takılı kalır.
“O iş teklifini kabul etmeseydim nasıl bir hayatım olurdu?”, “Acaba o an o adımı atmasaydım daha mı mutlu olurdum?”, “O gün o cümleyi öyle değil de böyle kursaydım, krizin boyutu değişir miydi?”
Bu sorular, gece başımızı yastığa koyduğumuzda veya boşluğa daldığımızda zihnimizde yankılanan tanıdık fısıltılardır. Biz buna gündelik dilde “keşke” veya “acaba” deriz. Psikoloji bilimi ise bu zihinsel zaman yolculuğuna Karşı Olgusal Düşünme adını verir (Epstude & Roese, 2008). Yani, geçmişte yaşanmış olayların alternatif versiyonlarını zihinde kurgulama ve “şöyle olsaydı, böyle olurdu” şeklinde senaryolar üretme eğilimi.
Peki, beynimiz bize bu zihinsel işkenceyi neden yapar? Aslında niyet, evrimsel bir bakış açısıyla bizi korumaktır. Zihin, “diğer seçeneği” düşünerek hatalardan ders çıkarmamızı ve gelecekteki olası tehlikelerden kaçınmamızı sağlamaya çalışır. Ancak modern dünyada, anlık tehlikelerin yerini uzun vadeli ve karmaşık dertler aldığında, bu mekanizma bir öğrenme aracından ziyade, anın tadını çıkaran bir hırsıza ve kronik bir tatminsizlik kaynağına dönüşür.
Seçilmeyen Yolun Kusursuzluğu Yanılgısı
Zihnimizin bize oynadığı en büyük oyun, seçilmeyen yolun her zaman “kusursuz” olduğuna bizi inandırmasıdır. Neden mi? Çünkü o yol hiçbir zaman gerçekliğin sürtünme kuvvetiyle karşılaşmamıştır. Seçmediğiniz o işteki toksik yöneticilerle ve bitmeyen mesailerle hiç tanışmadınız. Taşınmadığınız o şehrin trafik çilesini, yabancılık hissini hiç çekmediniz. Seçmediğiniz o ihtimal, zihninizin güvenli laboratuvarında her zaman pürüzsüz, sorunsuz ve mükemmel bir hayal olarak kalır.
Biz ise gerçek, kusurlu ve pürüzleri olan mevcut hayatımızı; bu hiç yaşanmamış, idealize edilmiş hayatla kıyaslarız. Maçın başlama düdüğü bile çalmadan yenik düştüğümüz, son derece haksız bir kıyaslamadır bu. Çünkü hiçbir somut gerçeklik, zihnin yarattığı o kusursuz, ütopik dünyayla rekabet edemez.
Kriz Anları ve Kararsızlığın Bedeli
Hayatın sakin anlarında “acaba” demek lüks bir zihin jimnastiği olabilir. Ancak kriz anlarında, işler sarpa sardığında ve üzerimizde yoğun bir baskı hissettiğimizde, bu durum tehlikeli bir hal alır. Fırtınalı sularda devasa bir geminin rotasını belirlemeye çalışan bir kaptanın “Acaba diğer rotayı mı seçseydim?” diye duraksama lüksünün olmaması gibi, bizim de hayatın kriz anlarında kararsız kalma lüksümüz yoktur.
Kriz yönetimi psikolojisi bize net bir gerçeklik sunar: Zorlayıcı durumlarda eyleme geçilmiş kusurlu bir karar, üzerine sonsuza kadar düşünülen ama asla alınmayan “mükemmel” bir karardan her zaman daha iyidir (Boin vd., 2016; Klein, 1998). Zihnimiz sürekli diğer seçeneği hesaplamaya, geçmişin alternatiflerini kurgulamaya çalışırken, o an eyleme geçme kapasitemiz aniden kesintiye uğrar. Oysa kriz anında yapılması gereken tek şey, elimizdeki verilere göre bir rota çizip, dümeni o yöne kırmak ve sonuçların sorumluluğunu cesaretle üstlenmektir.
Seçim Paradoksu ve Karar Yorgunluğu
Psikolog Barry Schwartz (2004), “Seçim Paradoksu” adlı ufuk açıcı eserinde, seçeneklerimiz arttıkça özgürleştiğimizi sansak da aslında daha fazla kaygılandığımızı ve verdiğimiz kararlardan daha az tatmin olduğumuzu söyler. Eskiden sadece birkaç seçeneğimiz varken “öyle veya böyle” deyip birini seçer ve o yolda yürürdük. Bugün ise her an “Acaba en iyisini mi seçtim?” baskısı altındayız. Bu durum bizi karar almaktan alıkoyan bir analiz felcine (analysis paralysis) sürükler. Karar verdiğimizde ise, geride bıraktığımız o diğer sonsuz seçeneği kaçırdığımız hissi, modern tabiriyle FOMO (Fear of Missing Out), yakamızı bırakmaz (Przybylski vd., 2013).
Öyle veya Böyle Demenin Dayanılmaz Hafifliği
Bu yorucu zihinsel döngüden çıkmanın yolu, hayattaki en doğru kararı verdiğimizden yüzde yüz emin olmaya çalışmak değildir. Çünkü hayatta cam fanus içinde saklanan “mutlak doğru karar” diye bir şey yoktur. Sadece kararlar ve o kararların doğurduğu yeni durumlar vardır. Gerçek güç ve psikolojik dayanıklılık, hangi seçeneğin daha iyi olduğunu bulmaya çalışmakta değil, seçtiğimiz seçeneği kendi emeğimizle “doğru” hale getirme iradesini göstermektedir.
Sürekli “ya diğerini seçseydim” diye düşünmek, şu an içinde bulunduğunuz hayatın altını oymaktan, bugünün neşesini çalmaktan başka bir işe yaramaz. Enerjinizi yaşanmamış ihtimallere ve zihinsel hayaletlere değil, yaşadığınız gerçekliğe yatırmanız gerekir.
Öyle veya böyle, o kararı verdiniz. Öyle veya böyle, hayat arkada bıraktığınız o hayalet yolda değil, tam da şu an ayak bastığınız bu taşlı, zorlu, kusurlu ama tamamen size ait olan gerçek yolda akıp gidiyor. Seçmediğiniz yollara bir veda mektubu yazın ve dikkatinizi şu an yürüdüğünüz yoldaki manzaraya çevirin. Çünkü en nihayetinde hayat; geriye doğru analiz edilen ama sadece ileriye doğru yaşanabilen bir serüvendir (Kierkegaard, 1843/1996).
Kaynakça
Boin, A., ‘t Hart, P., Stern, E. ve Sundelius, B. (2016). The politics of crisis management: Public leadership under pressure (2. baskı). Cambridge University Press.
Epstude, K. ve Roese, N. J. (2008). The functional theory of counterfactual thinking. Personality and Social Psychology Review, 12(2), 168–192.
Kierkegaard, S. (1996). Søren Kierkegaard: Papers and journals: A selection (A. Hannay, Çev. ve Ed.). Penguin Books. (Orijinal eser 1843 yılında yayımlanmıştır).
Klein, G. A. (1998). Sources of power: How people make decisions. MIT Press.
Przybylski, A. K., Murayama, K., DeHaan, C. R. ve Gladwell, V. (2013). Motivational, emotional, and behavioral correlates of fear of missing out. Computers in Human Behavior, 29(4), 1841–1848.
Schwartz, B. (2004). The paradox of choice: Why more is less. Ecco/HarperCollins Publishers.


