“Bu Karanlıktan Birlikte Çıkabilmek Üzerine…’
Son yıllarda sanki bir ‘şiddet pandemisinin’ tam ortasında kalmış gibiyiz. Sosyal medya ana sayfamızı her yenilediğimizde, vicdanımıza bir cam kırığı daha batıyor. Kadına, çocuğa, doğaya ve ruhu olan her canlıya yöneltilen o karanlık el, sadece kurbanın değil, hepimizin huzuruna kast ediyor.
Peki izleyici olarak neler yaşıyor ve bu yaşanılanlar bizleri nasıl etkiliyor?
Dijital Kopuş: Ekranların Arkasındaki Travma
Sosyal medya, bugün adalet arayışımızın en büyük kalesi gibi gözüküyor ama aynı zamanda ruhumuzun en savunmasız sığınağıdır da. Bir yanda bir trajediye ağlarken, bir saniye sonra komik bir videoya gülebiliyoruz. Bu ‘duygusal hız aşımı’, bizi derin bir duyarsızlaşmaya sürükleyebilir.
Şiddet içerikli görüntüleri defalarca izlemek, paylaşmak, adalete hizmet etmiyor; aksine bazı zamanlarda travmayı normalleştirebiliyor. Kötülüğü görünür kılmakla, kötülüğün reklamını yapmak arasındaki o ince çizgide tökezlediğimizde farkında olmadan olanlar ruhsallığımızda; “paylaştık ve üzerimize düşeni yaptık, artık yola devam edebiliriz” bilincine dönüşüyor… Oysaki farkında olmadan, normalizasyon sürecine hizmet ediyor olabilir miyiz?
Ruh sağlığımızı korumak ‘bencillik değil’, daha sağlıklı bir toplum için ayakta kalma mücadelesidir.
Görünmez Kurban Olmak: İkincil Travmanın Sessiz Çığlığı
Şiddete doğrudan maruz kalmasak da, her gün ekrandan sızan o acıya tanıklık etmek bizi ‘ikincil kurbanlar’ haline getiriyor.
Psikolojide ikincil travma dediğimiz bu durum, başkasının acısını yüklenirken kendi ruhsal dengemizi kaybetmemizdir. Sürekli tetikte olma hali, dünyaya karşı gelişen güvensizlik ve nedenini bilmediğimiz o kronik yorgunluk aslında ruhumuzun maruz kaldığı bu duygusal radyasyonun sonucudur.
Empati kurmak bizi insan yapar, ancak empati içinde boğulmak, yardım etme kapasitemizi yok eder. Kendi ruh sağlığımızı korumak, sadece kendimize değil, adalet bekleyen herkese karşı borcumuzdur.
Toplum Olarak ‘Nereden Başlanmalı?’
Şiddet, sadece failin elindeki bir alet değildir; toplumsal sessizliğimizin, yanlış kurallarımızın ve bazen de ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ mantığımızın bir sonucu olabiliyor. Şiddetin asla öfkenin sağlıklı bir ifadesi olmadığını görmeli, kabul etmeliyiz. Hayattaki küçük adımların önemini asla es geçmemeliyiz. Öncelikle bunu bireysel olarak düşünmeli, sorgulamalı ve fark etmeliyiz. Farkındalık ile beraber gerçek bir çıkış yolu yine birbirimizin elini tutmak ile mümkün.
Neler Yapabiliriz?
Şiddet Diline Reddiye: Şiddet sadece fiziksel değildir. Gündelik dilimize pelesenk olmuş ‘hakaret ambalajlı şakalar’, trafikteki o fütursuz öfke, sosyal medyada linç kültürü… Şiddeti evimizden ve dilimizden kovmadıkça, sokaktaki canavarı durduramayız.
Adaletin İyileştirici Gücü – Hakikat Ve Onarım: Bir toplumun travmadan çıkabilmesi için sadece failin cezalandırılması yetmez; mağdurun acısının toplum tarafından görülmesi ve ‘yanındayız’ denilmesi gerekir. Adalet tecelli etmediğinde, toplumun vicdanındaki o cam kırıkları batmaya devam eder. Kolektif iyileşme, birbirimizin yarasına sadece bakmakla değil, o yarayı birlikte sarmayı reddetmemekle başlar.
Seyirci Kalma Etkisiyle Mücadele: Bir olay anında ‘elbet birileri müdahale eder’ düşüncesi toplumsal çürümenin başlangıcıdır. Böyle düşünüldüğünde her zaman sorumluluğu diğerlerine bırakma eğilimi taşırız; böylelikle sorumluluktan kaçar ve hatta sorumluluk hissetmemeye başlarız. Müdahale her zaman fiziksel güç demek değildir, mağdurun yanında durabilmek sivil sorumluluktur.
Dijital Detoks Ve Bilinçli Tüketim: Öfkemizi besleyen sayfaları takip konusunda bilinçli olmamızda fayda var. Özellikle kaotik bir süreçte art arda gelen öfke söylemli paylaşımlar her ne kadar duygularımızın ifadesi olup rahatlatıcı etkisi olsa da, zamanla bu etki öfke birikimine dönüşebilir. Zihnimiz en kıymetli mülkümüzdür, onu çöplüğe çevirmelerine izin vermemek mümkün. Günlük saat limiti belirleyin; sadece gündemden haberiniz olsun fakat saatlerinizi harcamamaya özen gösterin.
Çocukluktaki İlk Tohum: Şiddeti durdurmanın en keskin yolu, ‘hayır’ demeyi bilen, sınırları olan ve empati kurabilen çocuklar yetiştirmektir. Sevginin bir ‘tahakküm’ aracı olmadığını ilk biz onlara öğretmeliyiz. Unutulmamalıdır ki öfke insan olabilmenin parçası iken şiddet, zamanla öfkenin birikmesi ve artık yıkıcı hale gelmesiyle kendini gösterir. İçeriye ya da dışarıya yönelmiş olsun, bu yıkımın panzehiri eş duyum yeteneğidir. Empati; kişinin hem kendine duyduğu şefkatten beslenen hem de ötekini anlama çabasıyla filizlenen bir köprüdür. Bu köprü kurulduğunda, özsaygıdan gelen güç kimseye zarar vermeme bilinciyle birleşecek ve şiddet sarmalı en başında aile içinde kırılacaktır.
Yaralarımıza Çiçek Açtırmak
Toplumsal travmalar, eğer doğru yönetilmezse toplumu birbirinden nefret eden parçalara böler. Ancak aynı travmalar, bizi ‘insan’ olma ortak paydasında birleştirebilir de. Adaletin sadece güçlüler için değil, herkes için işlediği bir düzeni hayal etmekten vazgeçemeyiz. Unutma; bir kişi değişirse dünya değişmez belki ama bir kişinin değişimi, çevresindeki onlarca kişinin dünyasını aydınlatabilir.
Bugün ekranı kapatıp yanındaki insana, komşuna veya bir sokak hayvanına şefkatle bakmak, şiddet imparatorluğuna karşı verilmiş en asil savaştır.


