Gerçekten yaşadığını en çok ne zaman hissedersin? Kendi hayatını yönlendirdiğini fark ettiğin anlar hangileri? Bazı zamanlar hayatı sanki en içinde yaşıyormuş gibi değil de, dışardan izleyen bir gözmüş gibi hissedebiliriz. Bir gün diğerini takip eder, kararlar hep küçük kalır, bazı yollar kendiliğinden sona varmış gibi gelir.
Biz ise, çoğu zaman yalnızca uyum sağlarız. Bekleriz, erteleriz ya da ‘şimdilik böyle kalsın’ deriz. Seçim yapmak için sanki itici bir güç bekleriz. Bu durum çoğu zaman rahatsız edici görünmez, hatta güvenli hissettirebilir. Çünkü seçim yapmak, bir yolu tercih etmek ve diğer ihtimallerden vazgeçmektir.
Bu yüzden bazen seçmemek, seçmiyormuş gibi hissetmek daha kolay gelir. Karar vermedikçe hata yapmıyormuşuz gibi hissederiz. Oysa bunun bile bir seçim olduğunu kavramamız gerekir. Hayat ilerlemeye devam ederken, kendimizi belirsiz bırakırız. Aslında bu, hiç hareket almamayı seçmemizin bir sonucudur. Hareket etmediğimizi düşündüğümüz anlarda bile, kendi hayatımızdan bir adım geride durmayı seçiyoruz.
Seçim Yapmanın Getirdiği Psikolojik Yük
Peki seçim yapmak neden insana bu kadar zorlayıcı gelir? Dışarıdan bu süreç kararsız olmak gibi görünse de, aslında seçim yapmanın beraberinde getirdiği yükten kaçma eğilimidir. Diğer tüm ihtimallerden vazgeçmiş olmak kayıp hissi yaratmanın beraberinde yanlış yapma ve pişman olma ihtimallerini de beraberinde getirir.
Bu durumda zihin, kendini korumak için bir yol arayışına girer. Kısa vadede seçimi ertelemek veya tamamen bundan kaçınmak güvenli hissettirir. Çünkü zihnimiz bir karar vermediği sürece, yanlış yaptığını düşünmez. Fakat bu güven duygusu, uzun vadede bu şekilde kalmaz. Kişinin kendi hayatı üzerinde sahip olduğunu düşündüğü kontrol algısı giderek zayıflar ve yaşamında aktif bir özne olarak hissetmemeye başlar.
Psikoloji bu durumu kontrol algısı ve karar kaçınması kavramlarıyla ilişkilendirir. Kişi, kendini olası durumlardan korumak için seçim yapmaktan geri durdukça, hayatı üzerindeki etkisini hissedemez. Zaman geçtikçe bu durum, ‘nasıl olsa değiştiremem’, ‘bunu ben yapmadım şansla oldu’ düşüncelerine evrilebilir. Oysa kişi kendini bir paradoksun içine hapseder: kontrolü kaybetmemek için seçim yapmaktan kaçtıkça, bu şekilde kontrolü kaybettiğini fark edemez.
Bu durum genelde büyük ve hayatı değiştirecek kararlardan çok, günlük hayatta içinde kendini daha sessiz ve fark edilmesi güç şekillerde gösterebilir. İş yerinde bizi rahatsız eden bir durumu dile getirmek yerine ‘sırası değil’ demek, duygusal bir ilişkide uzaklaştığımızı hissettiğimiz halde konuşmaktan kaçınmak gibi ve daha bir sürü ‘sessiz’ seçimler, kaçınmanın farklı biçimleridir. Bu gibi anlarda çoğu zaman herkesin çok geçerli gerekçeleri vardır: ‘Şu an uygun değil’, ‘Biraz daha beklesem daha iyi olacak’, ‘Belki zamanla düzelir’. Bu düşünceler sayesinde karar vermek yerine, kararın zamanla oluşmasını bekleriz. Bunu yapmak bir seçim gibi hissettirmediği için, çoğu zaman bilinçli bir şekilde yapılmış gibi gelmez. Aksine, zaman içinde zaten olacaktı ve başka türlü olması da mümkün değildi gibi hissettirir.
Uyum Sağlama ve Sorumluluktan Kaçış
Dışarıdan bir gözle bakıldığında bu durum genelde ‘idare etmek’ veya ‘şartlara uyum sağlamak’ olarak yorumlanabilir. Çoğu birey bu sebepten kendini ‘olgun’, ‘sabırlı’ ve ‘uyumlu’ olarak tanımlar. Oysa yapılan tek şey hayatını akışa emanet etmektir. Çünkü seçim yapmaktan yalnızca bir değişim yapmak değil aynı zaman da o değişimin getirdiği sorumluluğu da üstlenmektir. Sorumluluk ise çoğu zaman belirsizlik, risk ve hata kavramlarını getirir.
Tüm bu sebeplerden dolayı insanlar, hayatlarını aktif olarak yönetmek yerine, kendilerine sunulan seçenekler çerçevesinde kalmayı daha güvenli bulur. Zamanla kişi ne istediğini kendine sormaktan uzaklaşır, onun yerine karşısına çıkanı kendine yeterli görmeye başlar. Ve bir noktadan sonra hayat, seçimleriyle oluşmuş bir yol olmaktan çok; dışarıdan tanık olunan bir süreç haline gelir.
Gelinen bu noktada kişinin hayatında aktif olarak yer alabilmesi için küçük ve bilinçli adımlar atılması gerekir. Hayat denizinde oradan oraya sürüklenmek yerine kendi isteklerini fark etmek, ertelenen kararları gözden geçirmek ve küçük de olsa seçimlerde sorumluluk aldığını bilinçli olarak fark etmek; bu sürecin ilk adımları olabilir. Sorumluluk almak çoğu zaman, hayatın hangi kısmında olursak olalım zorlayıcı gelebilir. Ancak sorumluluğun getirdiği sonuçları kabul etmek, kişinin hayat üzerindeki etkisini de yeniden hissetmesine olanak sağlar. İyi ve kötü kararların olmadığını, sonuçları da kendimiz gibi kucaklayabilmeyi öğrendiğimiz zaman; kendi hayatımıza dahil olmuş hissederiz.
Tüm bunlar içinde asıl önemli olan, doğru seçimler ve güzel sonuçlar değildir. Önemli olan şey, seçim yapma cesaretini ve kendini buna layık görebilmektir. İnsan hayatını kusursuz kararlarla değil, o kararların sorumluluğunu ve sonuçlarını kucaklayarak kurar.
Kaynakça
Daniel Kahneman (2011). Thinking, Fast and Slow. New York: Farrar, Straus and Giroux.
Barry Schwartz (2004). The Paradox of Choice: Why More Is Less. New York: HarperCollins.
Martin Seligman (1975). Helplessness: On Depression, Development, and Death. San Francisco: Freeman.
Julian Rotter (1966). Generalized expectancies for internal versus external control of reinforcement. Psychological Monographs, 80(1), 1–28.
Roy Baumeister & Kathleen Vohs (2007). Self-regulation, ego depletion, and motivation. Social and Personality Psychology Compass, 1(1), 115–128.
Iyengar & Mark Lepper (2000). When choice is demotivating. Journal of Personality and Social Psychology, 79(6), 995–1006.


