Hepimiz hayatımızın bir döneminde, bir yerlere sığmaya çalışırken buluruz kendimizi. Bazen “ideal” görülen bir ilişkiye, bazen kariyer basamaklarında “başarılı” sayılan o işe, bazense sadece vitrindeki o şık giysiye… Üstümüze uymasa bile bir gömleği eğip büküp, düğmelerini patlatırcasına oldurmak isteriz. Orada yerimizin olmadığını, ruhumuzun o alanda nefes alamadığını bilsek bile, sırf “orada olmak” adına bir kalpte var olmaya çalabiliriz. Bir daha ağzımıza sürmek istemeyeceğimiz kahveleri keşfetimizdeki herkes içiyor diye defalarca o zincir kahvecilerden alabiliriz. Hatta sırf daha saygın diye, sabahları ayaklarımızın geri geri gittiği, bizi mutsuz eden o plazalara, o işlere ömrümüzü veririz.
Bu sığma çabası, aslında ruhsal bir korsedir. Dışarıdan bakıldığında ince, kusursuz ve uyumlu görünürüz ama içeride kaburgalarımız birbirine batar, ciğerlerimiz sıkışır. Peki ya tüm bu çabaya rağmen sığmaya çalıştığımız şeye sığamıyorsak? Bu soru, tarih boyunca birçok farklı yerde ve zamanda soruldu. Cevabıysa ne yazık ki genellikle aynı: İnsan, içine girdiği kabı değiştirmektense, genellikle kendini yontmayı tercih ediyor.
Antik Yunan’dan Bir Zorbalık Hikayesi
Bu “kendini yontma” eylemi, modern insanın icadı değil; kökleri Antik Yunan’a, Atina yolundaki karanlık bir efsaneye dayanıyor: Procrustes’in (Prokustes) Demir Yatağı. Mitolojiye göre Procrustes, Atina ile Megara arasındaki kutsal yolda yaşayan, dışarıdan bakıldığında son derece misafirperver görünen bir hayduttur. Yoldan geçen yorgun gezginleri evine davet eder, onları yedirir, içirir ve geceyi geçirmeleri için “özel” bir yatağı olduğunu söyleyerek ikna eder. Ancak bu misafirperverliğin altında korkunç bir takıntı yatmaktadır: “Mükemmel Uyum.”
Procrustes’in demirden yatağının kuralı basittir ama vahşidir: O yatağa yatan kişi, yatağa santimi santimine uymalıdır. Eğer misafir yataktan kısaysa, Procrustes onu eklemlerinden çekerek, kemiklerini kırarak yatağın boyuna gelene kadar gerer. Eğer misafir yataktan uzunsa, yatağa sığması için dışarıda kalan bacaklarını baltayla keser. Kimse o yatağa doğal haliyle uymaz; herkes ya kesilir ya da gerilir. Ta ki kahraman Theseus gelip, aynı yatağa Procrustes’i yatırana ve onu kendi yöntemleriyle cezalandırana kadar.
Hikayenin sonunda acımasız dev ölür. Peki, Procrustes ortadan kalkınca yolcular gerçekten kurtulur mu?
Zihnimizdeki Modern Demir Yataklar
Sorunun cevabı, bugünde gizlidir. Theseus’un devi öldürmesi sadece fiziksel bir tehdidi ortadan kaldırmıştır, o “yatağı” değil. O demir yatak, yüzyıllar içinde biçim değiştirerek günümüze kadar geldi. Artık Atina yolunda değil, zihinlerimizin tam ortasında duruyor. O yatak; toplumun olmasını istedikleri, ailemizin “senin iyiliğin için” diyerek dayattığı beklentileri, sevgilimizin bizi dönüştürmek istediği o “ideal partner” şablonudur.
Psikanalist Donald Winnicott, bu durumu “Sahte Kendilik” (False Self) kavramıyla açıklar. Bizler, o görünmez yatağa öylesine sıkı tutunuruz ki, bizi oraya zorla yatıran bir dev olmasa bile, kabul görmek ve sevilmek uğruna kendi ruhumuzu baltalamaya gönüllü oluruz. Annesinin onayını kaybetmemek için neşesini “kesen” çocuk, büyüdüğünde toplumun yatağına sığmak için duygularını saklayan bir yetişkine dönüşür.
Bugün Procrustes, elinde baltayla bekleyen bir haydut değil; Instagram filtreleri, “like” sayıları ve magazinlerdeki gerçeklikten uzak, parlatılmış hayatlardır. Demir yatak ise; herkesin sahip olması gereken o 36 beden vücut, pürüzsüz bir cilt, kaslı kollar ve herkesin gitmek zorunda olduğu o popüler tatillerdir.
Beden Algısı ve Psikolojik Baskı
Özellikle bedenimiz, bu modern işkencenin en büyük savaş alanı haline gelmiştir. İnsanlar biyolojik gerçekliklerini; kemik yapılarını, boylarını, göz renklerini bir “ideal” uğruna yıkıp yeniden yaparlar. Açlık sınırında gezilen diyetler, bedeni bir makine gibi zorlayan egzersizler, aslında Procrustes’in “germe” işkencesinin modern versiyonudur.
Bu süreçte kişi, bedenine bir düşman gibi davranmaya başlar. Sırf o kalıba sığmak için verilen kilolarla birlikte, yaşam enerjimizden, spontaneliğimizden ve ruh sağlığımızdan da parçalar keseriz. Bu algıların katılığı, kişileri bazen Anoreksiya Nervoza gibi yeme bozukluklarının karanlık çukuruna sürüklerken, bazen de Beden Algısı Bozukluğu (Dismorfofobi) veya OKB gibi rahatsızlıklarla karşımıza çıkar. Aynaya baktığımızda gördüğümüz şey artık kendimiz değil, o yatağa sığmayan “kusurlu” parçalarımızdır.
Oysa iyileşmek, o yatağın bize uygun olmadığını fark edip kabul etmekle başlar. İçimizdeki Theseus, birilerini öldürmek zorunda değildir; sadece “Farkındalık” kılıcını çekmesi yeterlidir. Her yatak bizim için değildir ve olmak zorunda da değildir. Sarı saçın güzel olduğu gibi siyah saç da güzeldir; 36 beden birinin var olma hakkı olduğu gibi 52 beden birinin de var olma hakkı vardır.
Bir odaya girip oradaki yatağı olduramadıysak, kendimizi kesip biçmek yerine o odadan çıkmak büyük bir cesaret ister. O kapıdan çıkarken geride bıraktığımız şey “uyumsuzluğumuz” değil, bizi biz yapan özgünlüğümüzdür. Hayat, tek tip bir demir yataktan ziyade, içinde herkese uygun, farklı farklı yataklar ve alanlar barındıran kocaman bir yerdir.
Ralph Waldo Emerson’ın dediği gibi: “Seni sürekli başka bir şeye dönüştürmeye çalışan bir dünyada kendin olabilmek, hayattaki en büyük başarıdır.” Procrustes’in yatağını boş bırakın; çünkü gerçek zafer bir kalıba sığmakta değil, kendi hikayenizin kahramanı olarak o yataktan kalkabilmektedir.


