Salı, Nisan 28, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Üzerine Düşünülmemiş Aşk

Düşünce ile Arzu Arasında İnsan

Heidegger (1969) “Nedir en çok düşünce uyandıran şey?” diye sorduğunda, bu soru yalnızca felsefi bir problem değil, insanın varoluşuna yöneltilmiş bir çağrıydı. Bazı sözcükler biçimleriyle birbirinden uzak görünse de, aynı hakikatin izini sürer. Heidegger’in (1968) “İnsan düşünmeyi ister ama düşünemez; nihayetinde düşünmeyi isterken çok şey ister ve dolayısıyla elinden çok azı gelebilir” ifadesi, başka bir pencereden bakıldığında aşkı arzulayan insana da işaret eder.

Nihayetinde insan, aşk, arzu ve derin isteklerin peşindedir; ancak çok şeyi istemesinin bedeli, çoğu zaman çok azına muktedir olabilmesidir. Heidegger’in de belirttiği üzere insan, doğası gereği eğilim gösterdiği ve yapmakta istekli olduğu şeylere muktedirdir. Buna karşın aşkın derinliğine rağmen günümüzde sınırlılığa tabi tutulmuş olması, bizi yalnızca arzuya yöneltir; gerçek bir yetkinlik alanına taşımaz.

Aşk, yalnızca bir arzu doyum aracı değildir. Aşk, öznenin kendisini ötekiyle kurduğu ilişkide yeniden yapılandırdığı, sürekli bir eksiklik ve tamamlanma çabasıdır. Bu bağlamda aşkın bir eyleme dönüşmesi, içsel bir yetkinlik ve farkındalık gerektirir. Buna karşın yalnızca bilinçdışında şekillenen dürtülerin peşinden farkında olmadan gitmek, bireyi nihai anlamda tamamlanmaktan uzaklaştırır.

Aşk, Düşünce ve Varoluş

Antik Yunan’da düşünmek ile soru sormak birbirinden ayrılmazken, günümüzde bu ilişkinin düşünmek ve aşk düzleminde yeniden biçimlenip biçimlenmediği sorusu önem kazanır. Heidegger, “Nedir en çok düşünce uyandıran?” diye sorarken, en çok düşünce uyandıranın henüz düşünülmemiş olan olduğunu vurgular. Dünyanın durumu her ne kadar giderek daha fazla düşünce uyandırıcı hâle gelse de, insan çoğu zaman düşünülmesi gerekene yönelmekten kaçınır.

Aşktan söz eden düşünürler, eksiklikten ve ötekiyle kurulan ilişkiden bahsederken, aynı zamanda varoluşsal süreçler arasındaki bağlara da anlam kazandırırlar. Aristoteles (MÖ 350/2009), aşkı erdemli ilişki ve dostlukla ilişkilendirirken; Kierkegaard (1847/2013) aşkı, hür irade ile yapılan varoluşsal bir seçim olarak ele alır. Bowlby’nin (1969) bağlanma kuramında aşk, çocuklukta şekillenmiş bağların yetişkinlikteki karşılığıdır. Freud’a (1914/2011) göre ise aşk, bilinçdışı arzuların ve libidinal enerjinin dışavurumudur; birey, kendi eksikliğini tamamlamak için ötekine yönelir.

Bu noktada sorular çoğalır: Erdem, düşüncenin rehberliğinde şekillenmez mi? Hakiki hür irade, düşüncenin derinliğinde mümkün değil midir? Bağlanma biçimlerimizin ardında bilişsel ve düşünsel bir altyapı yok mudur? Bilinçdışındaki arzularımız, kendini dışavurmanın yolu olarak düşünceyi seçemez mi?

Kalıplara Sıkışmış Aşk Deneyimi

Heidegger’in insanın temel düşünceleri çoktan düşünmüş ve bunları hafızaya emanet etmiş olduğu yönündeki tespiti, çağımız için de geçerliliğini korur. İnsan, aşkın temel hâllerini düşünmüş ve deneyimlemiştir. Ancak bu deneyimler çoğu zaman sınırlı kalıplar içinde tekrar eder. Aşk bazen zalim olarak düşünülmüş ve nefret edilmiştir; bazen kurtarıcı olarak görülmüş ve tüm umut ona bağlanmıştır. Kimi zaman suçlayıcı olarak algılanmış, kimi zaman mağduriyetin kaynağı hâline gelmiştir.

Bu sınırlı kalıplar içinde aşk, çağımız insanına yalnızca bir ötekiyi zorunlu kılar. Öteki olmadığı sürece, aşk düzleminde tamamlanamayacağına inanan birey, yetersizlik etiketini taşımaya razı olur. Bu sınırlılığa alışan insan, bunun bir sınırlılık olduğunu fark etmeksizin kendi hakikatinde yaşamayı sürdürür. Başka türlüsünü deneyimlemediği için, başka türlüsünü düşünemez.

İşte bu noktada ortaya çıkan şey, üzerine düşünülmemiş aşktır. Heidegger’in ifadesiyle varlık çağırır, ancak kişi bu çağrıyı duymaya hazır değildir; düşünsel duraksamadan yoksundur. Düşünmeyi ne sağlar sorusuna verilen yanıt ise nettir: soru. Üzerine düşünülmemiş aşkta kişi, kendine soru sormaya muktedir midir? Kişi, gerçekten düşünmeye muktedir midir?

Sorularla Yüzleşmek ve Aşkı Yeniden Düşünmek

Her şeyden önce, düşünmeyi öğrenmek için çıktığımız bu yolda, bizi zorlayan ve rahatsız eden sorulardan kaçmamak gerekir. Aşkı bu anlayışla ele aldığımızda, çağımızda yaşanan yüzeysel aşk deneyimlerinin neden tekrarlandığını görmek mümkündür. Bu zinciri kırmak, ancak bizi sarsan sorularla yüzleşmekle mümkün olabilir.

Nazım Hikmet Ran’ın dizelerinde dile gelen arzu, belki de tam olarak bunu anlatır: Düşünmekle yetinmeyip eyleme geçme isteğini. Şarkıyı yalnızca dinlemek değil, şarkıyı söylemek istemek gibi.

Erişilmeyi reddeden, belki de bize düşünmeyi öğretecektir. Erişilmeyi reddeden, üzerine düşünülecek aşkı da öğretecektir. O gün geldiğinde sınırlarımız bize yetmeyecek, kalıplar daha esnek görünecektir. Ve belki bir gün, biz de yalnızca düşünmekle kalmayacak, şarkı söylemek isteyeceğiz.

Ecem Derdiyok
Ecem Derdiyok
Ecem Derdiyok, psikoloji lisans eğitimini akademik bilgi birikimiyle saha deneyimleriyle harmanlayarak tamamlamış, gözlem ve iletişim becerilerini sosyal sorumluluk projeleriyle pekiştirmiş bir psikoloji mezunudur. Ekip çalışması ve liderlik alanlarında aktif roller üstlenmiş; özellikle insan davranışını anlamaya yönelik araştırmalara ilgi duymuştur. Bilimsel yöntem, veri toplama ve raporlama konularında yetkinliğini geliştirmeyi sürdüren Derdiyok, lisans sürecinde “Travma Sonrası Bilişlerin Kaygı Düzeyine Etkisinde Psikolojik Sağlamlığın Rolünün Ebeveyn Kaybı Yaşamış ve Yaşamamış Kişilerde Karşılaştırılması” başlıklı araştırma projesiyle dikkat çekmiştir. Psikoloji alanındaki bilgisini toplumsal fayda yaratacak projelerde değerlendirmeyi hedefleyen Ecem Derdiyok, yazdığı yazılarla bireyin iç dünyasına, insan davranışlarının ardındaki psikolojik süreçlere ve ruh sağlığına dair farkındalık oluşturmayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar