La Vita Lenta, İtalyanca’da yavaş yaşam anlamına gelen bu güzel deyim, insanın kendini akışa bırakmasını, her geçen anı değerli kılmasını, en basit şeylerden bile zarif bir keyif alabilmesini anlatır. Dünyanın gürültüsüne fazla karışmadan, biraz geri çekilip nefes almayı… Bir anlamda yaşamın sanatçısı olmayı.
Oysa hız çağında insan, yavaşlamayı unuttu.
Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte ekranlar, berrak düşünmemizi engelleyen bir sis perdesi gibi zihnimizin önüne yerleşti. Hepimiz, bizi bu hayatta anlamlı bir varlık hâline getiren şeye odaklanamaz hâle geldik. Modern dünyanın oklarıyla yaralandık; içimize bakmayı unuttuk. Ruhumuz ayazda kaldı. İçsel bir yalnızlık, sessizce üzerimize çöktü.
Depresyon, sosyal endişe, zorbalık, kendine zarar verme davranışları ve kaygı bozuklukları hiç olmadığı kadar arttı. Hayatı hakkıyla yaşayamaz hâle geldik; kendimize yabancılaştık. O anlık tatminleri — parmağımızla kaydırdığımız o küçük uyaranları — zihinlerimize durmadan doldurdukça iç dünyamız daha da huzursuz oldu. Bedenimize, kendimize, birbirimize ve tabiatın fısıltılarına yabancılaştık. Şimdinin büyüsünü fark edemez olduk.
İnsanlarla aramıza teknoloji girdi; kâinatla bağımız zayıfladı ve sonunda hız kültürünün sessiz köleleri hâline geldik. Sosyal medya – iş – modern yaşam üçgeni arasında sıkışmış hayatlarımız akıp giderken, sevdiklerimizin yüzünü izlemeyi bile unuttuk. Yaşam sığlaştı, ruhumuz inceldi.
Peki neden yavaşlamaya karar vermiyoruz? Teknolojinin gölgesinden çıkıp, kendimizle baş başa kalmayı yeniden deneyimlemek… Kulağa güzel gelmiyor mu?
Tam da bu hızlı dünyanın yarattığı ruhsal yük, sosyal medyanın psikoloji üzerindeki etkilerine dair araştırmaların neden bu kadar arttığını açıkça gösteriyor. Sosyal medya kullanımının problemli hâle gelmesinde en sık öne sürülen etkenlerin depresyon, anksiyete, düşük benlik saygısı, heyecan arama davranışı ve yalnızlık olduğu belirtilmektedir (Carli et al., 2013).
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi temel alınarak sosyal medyanın; kullanıcıya bilgi paylaşımı üzerinde kontrol vererek güvenlik ihtiyacını, sosyal ilişkileri kolaylaştırarak aidiyet ihtiyacını, beğeni ve onay mekanizmalarıyla takdir edilme ihtiyacını, bireyin kendini dilediği gibi sunmasına izin vererek ise kendini gerçekleştirme ihtiyacını karşıladığı öne sürülmektedir. Sosyal medyanın her an ulaşılabilir olması ve temel psikolojik ihtiyaçlara hızlı cevap vermesi özellikle gençlerde Günceli Kaçırma Korkusu (GKK / FOMO) ve nomofobinin etkisiyle kullanım sıklığını olağanüstü düzeyde artırmaktadır.
GKK’nın ödüllendirici bir deneyimi kaçırma endişesi üzerinden, nomofobinin ise telefonsuz kalma korkusu üzerinden sosyal medya kullanımını dürtüsel biçimde artırdığı; böylece kullanımın problemli hâle dönüşmesine katkıda bulunduğu gösterilmiştir (Elhai, Yang & Montag, 2021; Rodríguez-García, Moreno-Guerrero & López Belmonte, 2020).
Uzun vadede sosyal medyanın yoğun ve kontrolsüz kullanımı, bağımlılık örüntülerine benzer şekilde bilişsel yetilerde zayıflama, öğrenme performansında bozulma, öz-disiplin becerilerinde gerileme ve psikolojik iyilik hâlinde düşüş gibi olumsuz sonuçlara yol açabilmektedir. Belki de tüm bu veriler, yeniden yavaşlamayı seçmenin hem zihinsel hem ruhsal bir ihtiyaç olduğunu hatırlatıyordur.
Fakat mesele sadece sosyal medya değil…
Günlük hayatın hiç dinmeyen koşuşturması da bizi fark etmeden yıpratıyor. Sabah alarmıyla başlayan telaş, gün boyu bitmeyen sorumluluklar, iş veya okul arasında savrulmalar… Hepimiz bir yerden bir yere yetişmeye çalışırken kendi iç dünyamıza yabancılaşıyoruz. Yetişmek, başarmak, halletmek derken hayatın geçiciliğinin farkına bile varamıyoruz. İş – ev – okul üçgeninde sürekli koşuştururken, kendimize ayırdığımız zamanın ne kadar küçüldüğünü fark etmiyoruz.
Bedenimiz bazen alarm veriyor; “dur” diye fısıldıyor aslında. Zihnimiz daha sakin bir yaşam, daha yumuşak bir ritim istiyor ama biz çoğu zaman buna kulak veremiyoruz. Modern yaşamın görünmez rutinleri içinde kaybolup gidiyoruz: trafikte geçen saatler, bir türlü bitmeyen işler, ertelenmiş uykular, aceleyle yenmiş yemekler… Sanki bir an durursak dünya elimizden kayıp gidecekmiş gibi davranıyoruz.
Oysa insanın varoluşu hızla değil, durmayla; dışarıdaki şeyleri kovalamakla değil, içe bakmakla, içe dönmekle derinleşir. Doğaya bakalım; doğadaki hiçbir şey acele etmez. Her şey kendi vaktinde gerçekleşir, ne erken ne geç.
Bu konuda Kemal Sayar şöyle der:
“Koşmak zorunda değilsin. Düşersen kalkmak zorunda değilsin. Düştüysen bir süre çayır çimenin tadını çıkar. Sana sürekli koşmanı söylüyorlar; yarışmanı, birilerini arkanda bırakmanı… Hep daha hızlı koşmanı istiyorlar. Bense sana sadece annenin çocukluğunda söylediği bir sözü hatırlatacağım: Koşma, düşersin.”
Yavaşla… Çünkü burası dünya ve her şey geçici.
Kaynakça
Carli, V., Durkee, T., Wasserman, D., et al. (2013). The Association Between Pathological Internet Use and Comorbid Psychopathology: A Systematic Review. Psychopathology, 46(1), 1–13.
Çiftçi, H. (2018). Üniversite öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığı. MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, 7(4).
Elhai, J. D., Yang, H., & Montag, C. (2021). Fear of missing out (FOMO): Overview, theoretical underpinnings, and literature review on relations with severity of negative affectivity and problematic technology use. Brazilian Journal of Psychiatry, 43(2), 203–209.
Rodríguez-García, A. M., Moreno-Guerrero, A. J., & López Belmonte, J. (2020). Nomophobia: An individual’s growing fear of being without a smartphone—A systematic literature review. International Journal of Environmental Research and Public Health, 17(2), 580.
Üzer, A., & Gürsoy, B. K. (2022). Tıp fakültesi öğrencilerinde internet bağımlılığı, problemli sosyal medya kullanımı, anksiyete, depresyon ve sosyodemografik değişkenler arasındaki ilişki. Kocatepe Tıp Dergisi, 23(3), 288–294.


