Yas süreci, bireyin önemli bir kayıpın ardından yaşadığı duygusal tepkilerin doğal bir ifadesidir. Bu süreç; zaman, destek sistemleri ve bireysel baş etme kaynaklarıyla şekillenen bir iyileşme yolculuğudur.
Yas kavramı, ilk kez Sigmund Freud (1917) tarafından “sevdiklerin, ülke, özgürlük veya bir ideal gibi bazı değerlerin kaybına verilen tepki” olarak açıklanmıştır. Freud’un yas ile ilgili fikirleri, bağlanma teorisinin ortaya çıkmasına kadar alanda baskın olmuştur. Bağlanma teorisi ile birlikte, bu konuda yeni düşünceler yazılı literatürde yer bulmaya başlamıştır. Günümüzde ise Elisabeth Kübler Ross’un öncülüğünü yaptığı, yasın aşamalarını belirten basamak teorileri dikkat çekmektedir. Daha güncel yaklaşımlar, bu basamak teorilerinin karmaşık bir süreci düzenleyip, “iyileşme” ile sonuçlanacak bir yapı sağlama potansiyelinin ilgi çekici olabileceğini belirtmekte; ancak kayıplara verilen tepkilerin karmaşıklığını, çeşitliliğini ve özgün özelliklerini yeterince kapsamadığını, ayrıca kayıp yaşayan kişilerin, ailelerin ve sosyal ağların fiziksel, psikolojik, sosyal ve ruhsal ihtiyaçlarını göz ardı ettiğini savunur. Yeni perspektif, yasın etkili ve yapıcı bir süreç olduğunu vurgulamaktadır. Bu bölüm, yas teorilerinin gelişimini incelemeye yöneliktir.
Türk Dil Kurumu, yas kavramını ölüm ya da felaketlerden kaynaklanan acı ile bu acının ifade biçimi olan duygu, düşünce ve davranışlar olarak tanımlamaktadır (Türk Dil Kurumu, 2011). Freud (1917), yas sürecinin, duygusal olarak bağlı olunan bir kişinin vefatına verilen tepki olduğunu belirtmektedir. Parkes (1988), yasın en yıkıcı travmalardan biri olduğunu ve bu travmaya dair hislerin yas süreciyle ilişkili olduğunu belirtmiştir (akt. Akyıldız, 2019). Klein (1940) ise yas sürecindeki bireylerin bir tür rahatsızlık içinde olduğunu, fakat değerli bir kişinin kaybı nedeniyle ortaya çıkan bu durumun tüm insanlarda genel bir deneyim olduğunu ifade etmektedir. Stroebe (2015), bu görüşe karşı çıkarak, yakın birini kaybettikten sonra insanların hayatlarının derinden etkilendiğini kabul etse de bu sürecin bir hastalık olmadığını belirtmiştir (Stroebe, 2015).
Pek çok kişi, sevdiği birinin ölümüyle birlikte yoğun bir yas dönemi yaşayabilmektedir; bu dönem, düşünülenden daha yıkıcı etkilere sahip olabilir (Weiss, 2001). Ölüm ve yas sürecini normal karşılayan bireyler, bu dönemin getirdiği duygularla başa çıkmayı başarırken; bu durumla baş etmekte güçlük çeken ya da psikolojik dayanıklılığı az olan bireyler, yardıma ihtiyaç duyabilir ve psikoterapi ya da ilaç tedavisi gibi yöntemlere başvurabilirler.
Yas tepkileri bakımından farklılıklar bulunsa da, yas süreci genel hatlarıyla bazı ortak özellikler taşır. Ölüm sonrası nefes almakta güçlük, ağız kuruluğu, ses hassasiyeti, mide bulantısı ve tükenmişlik hissi gibi fiziksel belirtiler (Schwab, 2007); kayıpla ilgili yoğun düşünme, inanç zorluğu, unutkanlık, bilinç karmaşası, sanrılar gibi bilişsel belirtiler (Smith ve Borgers, 1988); suçluluk, kaygı, yas, yalnızlık, şok, iştah ve uyku sorunları, madde bağımlılığı, sosyal izolasyon ve içe kapanma gibi duygusal ve davranışsal belirtiler (Dyregrov ve Matthiesen, 1987) yaygın tepkiler arasında sayılabilir. İnsan hayatı boyunca önemli olan bir süreç olan bir yakınını yitirme durumunun yarattığı yas sürecinin detaylı bir şekilde tanımlanması ve ilgili faktörlerin açıklanması büyük öneme sahiptir.
Yas sürecinin şiddetini etkileyen faktörler hakkında farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Yasın formu, duygu yoğunluğu, süresi ve zamanı belirleyen birçok unsur mevcuttur. Worden (2008) yas sürecini etkileyen etmenleri şu şekilde sıralamıştır: hayatını kaybeden kişinin kimliği, kaybedilen kişiyle olan ilişkinin türü, ölüm şekli, daha önce yaşanan kayıplar, sosyal destek, yas sürecinde ortaya çıkan zorluklar, kişilik özellikleri ve demografik faktörler. Kayıp yaşayan kişi ile ölen arasında olan yakınlık derecesi (eş, anne, baba, çocuk, iyi arkadaş, kuzen vb.) yasın şiddetini ve kapsamını belirlemektedir. Örneğin, uzak bir akrabanın ölümünde duyulan yas ile çocuğunun kaybına duyulan yas arasında önemli farklar bulunmaktadır. Doğal sebeplerle vefat eden bir büyükannenin kaybı ile trafik kazasında hayatını kaybeden bir kardeşe yönelik yas deneyimleri de farklılık göstermektedir. Kayıp sonrası bireyin nasıl etkilendiği, kaybın bireye ne kadar yakınlığına bağlı olarak değişmektedir (Bonanno ve Kaltman, 2001).
Ölüm şekli, bireylerin yas sürecini ve kayba karşı gösterdikleri uyumu doğrudan etkilemektedir. Doğal nedenlerden ölüm, kaza, cinayet ve intihar gibi durumlarda verilen yas tepkileri farklılık arz etmektedir. Ayrıca, kaybın travmatik veya beklenmedik olması da yas sürecini etkileyen bir faktördür. Sevilen birisinin ani bir şekilde kaybedilmesi, kayıp sonrası yaşanabilecek psikolojik sorunlar ve karmaşık yas durumu için önemli bir risk unsuru olarak görülmektedir (Schaal ve Jacob, Dusingizemungu ve Elbert, 2010).
Yas sürecini etkileyen faktörler arasında kayıp yaşayan bireyin sosyal destek algısı da bulunmaktadır ve bu durum yas sürecinin ilerleyişini doğrudan etkilemektedir. Aile içindeki sorunlar, paylaşım eksikliği ve yeterli sosyal destek yokluğu gibi problemler, yasın patolojik hâle gelmesine yol açabilir. Kayıp sonrası meydana gelen önemli yaşam olayları, ani krizler veya birden fazla kaybın gerçekleşmesi gibi durumlar, yas sürecinin karmaşıklaşmasına neden olabilmektedir. Bununla birlikte, maddi veya manevi çeşitlilik taşıyan ek sorunlar da yas sürecini zorlaştırmaktadır (Worden, akt. Bildik, 2013). Yaslı kişinin zorlu yaşam deneyimleriyle başa çıkma yöntemleri, inançları ve değerleri, psikolojik durumu, cinsiyeti, medeni durumu, yaşı gibi özellikleri, yas sürecini etkileyen unsurlar olarak değerlendirilebilir. Bu açıdan, bireylerin kişisel özelliklerinin ve yas ile ölüm konusundaki algılarının anlaşılması büyük bir önem taşır. Bu faktörler, bireyin yas sürecini normal bir şekilde geçirip geçiremeyeceğini etkileyen kritik unsurlardır. Ayrıca, bu değişkenler yas sürecini deneyimleyen bireyin yanı sıra, kaybedilen kişinin ardından yaşamaya uyum sağlamakta zorlanabileceği noktaları da etkileyebilir. Mevcut çalışmalar, yas sürecinin farklı değişkenlerle bağlantısını ortaya koysa da, kayıp deneyimine ve kaybı yaşayan bireylerin kişisel dinamiklerine dair bütünsel bir bakış açısı sunan araştırmaların eksik olduğu görülmektedir. Ayrıca, yas sürecinin her zaman standart yas tepkileriyle ve normal sürelerle atlatılmadığı bilinmektedir. Kayıp yaşayan kişiler bazı durumlarda patolojik yas tepkileri gösterebilir ve bu süreci aşabilmeleri için yardıma ihtiyaç duyabilirler. Bu aşamada, bu bireylere etkili yas terapisi sunabilmek için yas sürecine bağlı olan faktörlerin belirlenmesi, hangi unsurların daha fazla ele alınması gerektiğinin anlaşılması açısından terapi sürecine olumlu katkı sağlayacak ve destek alan kişilerin uyum göstermelerine ve işlevselliklerini yeniden kazanabilmelerine yardımcı olacaktır.
KAYNAKÇA:
Akyıldız, D. (2019). Yas tepkilerinin algılanan eş desteği, duygusal baskılama ve duygusal tepkisellik ile ilişkilerinin incelenmesi [Yüksek lisans tezi, Maltepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü].
Bağcaz, A. (2017). Ankara’da yakın kaybı sonrası yas belirtilerinin yaygınlığı ve yordayıcı etmenler (sosyodemografik özellikler, yakın kaybının özellikleri, anksiyete duyarlılığı ve yetişkin ayrılık anksiyetesi ile ilişkisi) [Uzmanlık tezi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı].
Bildik, T. (2013). Ölüm, kayıp, yas ve patolojik yas. Ege Tıp Dergisi, 52(4), 223-229.
Bonanno, G. A., & Kaltman, S. (2001). The varieties of grief experience. Clinical Psychology Review, 21(5), 705-734.
Dyregrov, A., & Matthiesen, S. B. (1987). Similarities and differences in mothers’ and fathers’ grief following the death of an infant. Scandinavian Journal of Psychology, 28(1), 1-15.
Freud, S. (1997). Mourning and melancholia. In J. Strachey (Ed.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud (Vol. 14). London: Hogarth Press. (Orijinal çalışma 1917’de yayımlandı) [Yas ve Melankoli, çev. Uslu, R., & Berksun, O., Kriz Dergisi, 1, 98-103].
Kahraman, S. (2021, Ağustos). Yas süreçleri ve kişilik (İbrahim Kaya, Kapak tasarımı; 16 × 24 cm). Ankara, Türkiye: IKSAD Publishing House. ISBN 978-625-7562-67-6.
Klein, M. (1940). Mourning and its relation to manic-depressive states. International Journal of Psycho-Analysis, 21, 125-153.
Parkes, C. M. (1988). Bereavement as a psychosocial transition: Processes of adaptation to change. Journal of Social Issues, 44(3), 53-65.
Schaal, S., Jacob, N., Dusingizemungu, J. B., & Elbert, T. (2010). Rates and risks for prolonged grief disorder in a sample of orphaned and widowed genocide survivors. BMC Psychiatry, 10, 55.
Schwab, R. (1996). Gender differences in parental grief. Death Studies, 20(2), 103-113.
Stroebe, M. (2015). Is grief a disease? Why Engel posed the question. OMEGA–Journal of Death and Dying.
Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlük (11. baskı). (2011). Ankara: Türk Dil Kurumu.
Weiss, R. S. (2001). Grief, bonds, and relationships. In M. S. Stroebe, R. O. Hansson, W. Stroebe, & H. Schut (Eds.), Handbook of bereavement research: Consequences, coping, and care (pp. 47-62). Washington, DC: American Psychological Association.
Worden, J. W. (2008). Grief counseling and grief therapy: A handbook for the mental health practitioner. Springer Publishing Company.


