Perşembe, Nisan 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Zihnimdeki Düğüm ve Kararsızlığın Kökenleri

O kadar çok şey var ki aklımda yazmak İstediğim… Bir türlü karar veremedim. Zihnimin içinde uçuşan onlarca fikir arasından birini seçip kağıda dökmeye çalışırken, kendimi yine o tanıdık düğümün içinde buldum. Sonunda pes ettim ve doğrudan bu düğümün üzerine, yani kararsızlığım üzerine yazmaya karar verdim. Neden bu kadar kararsızım? Hem de hemen her konuda? Buraya ne yazacağımdan tutun da bir konferansta parmak kaldırıp söz alıp almayacağıma, hangi kıyafeti satın alacağımdan çocuğuma hangi ismi vereceğime kadar uzanan devasa bir belirsizlik bulutu bu. “Bugün ne yemek yapacağım?” gibi gündelik bir soru bile bazen aşılması gereken bir dağa dönüşebiliyor. Bu liste sonsuza uzar gider. Ama asil can alıcı soru şu: Neden neredeyse her konuda, her an bu kadar kararsızım?

Onaylanma İhtiyacı ve Görünmez Jandarmalar

Bu soru üzerine uzun uzun düşündüm. Kendi iç dünyamın dehlizlerine daldığımda, bu durumun sadece basit bir kişilik özelliği olmadığını fark ettim. Kararsızlığımın kökünde, aslında çoğumuzun ruhunda sessizce büyüyen o devasa ağaç yatıyordu: Onaylanma ihtiyacı. Nedir bu onaylanma ihtiyacı? En temel tanımıyla; başkalarının onayına, takdirine, değerlendirmelerine ve fikirlerine hayati bir düzeyde ihtiyaç duymak. Elbette hepimiz sosyal varlıklarız; sevdiklerimizle fikir alışverişinde bulunuruz, onların görüşlerine değer veririz. Ancak bu durum, kendi özgür irademizi felç edecek boyuta ulaştıysa, bir “zorlantı” halini aldıysa orada durup bir bakmak gerekir. Eğer attığımız her adımda “Acaba başkaları ne der?”, “Hata yaparsam beni hala severler mi?” ya da “Bu seçimim dışarıdan nasıl görünür?” soruları zihnimizi bir jandarma gibi denetliyorsa, işlevselliğimizi yitirmeye başlamışız demektir.

Bebeklik Dönemi ve Bağlanma Süreçleri

Peki, bu ihtiyaç neden bazılarımızda bir hayatta kalma meselesi kadar baskın? Bunun kökenini anlamak için zaman tünelinde geriye, ta bebeklik dönemine gitmemiz gerekir. Hatta belki de dünyada henüz var olmadığımız, sadece bir fikir olduğumuz zamanlara… Kimi bebek coşkuyla beklenir, gelişi kutlanır. Kimisi ise “kaza” olarak nitelendirilir; hazırlıksız bir yakalanıştır hayata. Bebek anne rahmine düştüğü andan itibaren, adına bağlanma dediğimiz o görünmez kordon örülmeye başlar. Yaşamın ilk anlarından itibaren bebeğin dünyayla kurduğu temas, çevresinden aldığı tepkilerle şekillenir. Bebek, henüz kelimeleri yokken tek iletişim aracı olan ağlamasıyla dünyaya seslenir. Bu ağlama, bakım veren kişide farklı yankılar bulur. Kimisi için bu ağlama cevapsız bir boşluktur (tepkisizlik), kimisi için panik dalgası (kaygı), kimisi için bir rahatsızlık kaynağı (öfke), kimisi içinse şefkatle karşılanan bir ihtiyaç alarmıdır. Bebek, daha ilk günlerinde ağlamasının çevresinde nasıl bir enerji yarattığını hücrelerine kadar hisseder. Eğer çocuk, sadece “uslu” olduğunda, başarı getirdiğinde veya beklentileri karşıladığında sevgi görüyorsa; yani sevgi ona bir ödül gibi sunuluyorsa, zihninde şu kod oluşur: “Ben olduğum halimle değil, onaylandığım sürece değerliyim.”

Mükemmeliyetçilik ve İyileşme Yolculuğu

Şartlı sevgiyle büyüyen bir çocuk için hata yapmak, sadece bir yanlış tercih değil, aynı zamanda sevginin ve güvenliğin kaybı demektir. Bu çocuk büyüdüğünde, hata payını sıfıra indirmek için mükemmeliyetçi birine dönüşür. Ancak mükemmellik imkansız olduğu için, en küçük kararlar bile birer güvenlik tehdidine dönüşür. İşte kararsızlık tam burada doğar. Yanlış kararın getireceği olası dışlanma veya eleştiri korkusu, kişiyi “en doğru” olanı bulana kadar hareketsiz bırakır. Sonuç; düşük motivasyon, sürekli bir erteleme hali ve başkalarının gözünde kendini var etme çabasıdır. Bu döngüyü kırmanın ilk adımı, içimizdeki o küçük çocuğun hala onay beklediğini fark etmektir. Bugün kendimizi nasıl tanımladığımız -kararsız, çekingen ya da mükemmeliyetçi- aslında geçmişten gelen bu kırık dökük kodların bir yansımasıdır. Kendi sesimizi başkalarının gürültüsünden ayırmayı öğrenmek bir süreçtir. Karar verirken hissettiğimiz o yoğun kaygı, aslında bize dış dünyadan değil, kendi içimizdeki “yeterli görülmeme” korkusundan gelir. Bu farkındalık, iyileşmenin kapısını aralar. Kendi kararlarımızın sorumluluğunu, hata yapma riskini de kucaklayarak almak; başkalarının onayı olmadan da var olabildiğimizi kendimize kanıtlamanın tek yoludur. Unutmamak gerekir ki; hayat, başkalarının alkışları için bestelenmiş bir senfoni değil, kendi ritmimizi bulmaya çalıştığımız uzun bir yolculuktur. Ve bazen en doğru karar, sadece “kendi” kararımız olduğu için kıymetlidir.

Ebru SÖYLER
Ebru SÖYLER
Ebru Söyler. Selçuk Üniversitesi Sosyal Hizmet lisans eğitiminin yanısıra Atatürk Üniversitesi çocuk gelişimi ön lisans eğitimini tamamlamıştır. Ardından Selçuk Üniversitesi Aile Danışmanlığı ve Eğitimi tezli yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Halihazırda kendi danışmanlık ofisinde profesyonel danışmanlık hizmeti sunan Söyler, bilişsel davranışçı terapi, ileri düzey aile danışmanlığı eğitimi, kısa süreli çözüm odaklı terapi, terapötik teknikler eğitimi, travma ve krize müdahale eğitimi, afet psikolojisi ileri düzey eğitimi gibi birçok eğitim almıştır. Danışmanlık hizmetini ve psikoeğitimleri daha ulaşılabilir kılma hedefiyle Söyler, sosyal medyada içerik üretmekte, farklı birçok atölye ve kulüp düzenlemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar