Herkesin benimsediği bir yaşam anlayışı vardır ve bu anlayış, bireyin dünya görüşünden beslenir. Yaşama nasıl baktığımız, neyi anlamlı bulduğumuz ve hangi değerleri merkeze aldığımız, yaşam kalitemizin de belirleyicisidir. Yaşam anlayışımızı sevgiyle, dünya görüşümüzü bilgiyle temellendirebildiğimiz ölçüde nitelikli bir yaşama adım atabiliriz. Bu nitelik, yalnızca bireysel huzurla sınırlı değildir; insanın dünyayla, başkalarıyla ve kendisiyle kurduğu ilişkinin bütününü kapsar.
Eylemlerin ve Duyarlılığın Rolü
Yaşama değer katmak, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Büyük başarılar, görünür zaferler ya da alkışlanan hayatlar bu kavramla eş tutulur. Oysa değer katmak, yaşamı tüketmekten çok ona anlam ekleyebilmektir. Dünyada olup biten her şeye duyarlı olmak, çevreye kayıtsız kalmamak, sorunlara çözüm aramak ve dünyayı nasıl görmek istiyorsak o yönde çaba göstermek, yaşamı işlevsel kılar. Böylece insan, yaşamı rastlantıların sürüklediği bir akış olmaktan çıkarıp bilinçli bir yönelim haline getirebilir. İnsan dünyada yalnızca bir kez yaşar; sahip olduğu güçler ve olanaklar da bir defaya mahsustur. Bu nedenle yaşam, bize bağışlanmış bir armağan değil, sorumluluğu olan bir ödünç gibidir. Horatius’un şu dizeleri bu durumu çarpıcı biçimde anlatır:
“Düşünme cesaretini göster, gir bu yola çekinmeden; İyi yaşamayı sonraya bırakan, Yolunda bir ırmağa rastlayıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer; Oysa ırmak hiç durmadan akıp gidecektir.”
Yaşam beklemez; akar ve geçer. Bu nedenle ertelenen her anlam, aslında kaybedilen bir imkândır.
İnsan uyumsuz, hatta zaman zaman çelişkili bir varlık olmasına rağmen her yerde uyum ve düzen arar. Bu arayış, insanı felsefeye ve sanata yöneltmiş; düşüncenin ve estetiğin doğmasına zemin hazırlamıştır. İnsan, sahip olamadığını hayal eder; hayal ettiği ölçüde de yaşamla bağını sürdürür. Hayal gücü, yaşamın yıpratıcı gerçekliği karşısında bir kaçış değil, onu yeniden anlamlandırma aracıdır. Çünkü gerçek yaşam, her zaman parlak değildir; fakat insan, hayal gücünün cilasıyla onu yeniden katlanılır kılabilir. Yaşamaktan vazgeçemeyişimiz de buradan gelir. Tüm iniş çıkışlarına, hayal kırıklıklarına ve yorgunluklarına rağmen yaşamaktan bıkmayız. Çünkü yaşam, hiçbir hayal gücünün bile tam olarak öngöremeyeceği zenginliklerle yüklüdür. Üstelik geçici olduğu için değerlidir. Bu nedenle yaşamı yalnızca kâr-zarar hesabıyla değerlendirmek, onu daraltır. Oysa yaşamın değeri, insanın yapıp ettiklerinin toplamında ortaya çıkar. Kaliteli bir yaşamı amaçlayan kişinin kendisine sorması gereken temel soru şudur: “Ben kimim?” Bu soruya verilen yanıt, bireyin kendi yaşamının tasarımcısı olabilmesinin önünü açar. Tüm tasarımlar gerçekleşmese bile, insanın bu bilince sahip olması bile başlı başına bir değerdir. Seneca’nın ifadesiyle, “Yaşam bir oyuna benzer; uzunluğu değil, iyi oynanıp oynanmadığı önemlidir.” Epikuros da benzer şekilde, bilge insanın yaşamda niceliğe değil, dinginliğe ve hazza yöneldiğini söyler.
Bireysel Olgunluk ve Bilinçli Tasarım
Yaşama değer katmak, başkalarının gözyaşına neden olmayan bir mutluluğu istemekle, yaptığımız her işte iyi ve doğruyu gözetmekle mümkündür. Değer, insanın ne kadar yaşadığıyla değil; yaşarken neyi çoğalttığıyla ilgilidir. Umudu mu, duyarlılığı mı, iyiliği mi; yoksa yalnızca gürültüyü mü? Belki de yaşama değer katmak, bu sorunun sorumluluğunu almaktan başka bir şey değildir. Yaşama değer katmak, insanın ne kadar yaşadığıyla değil, yaşamı boyunca neyi çoğalttığıyla ilgilidir. Hayat, nicelik üzerinden değil; nitelik üzerinden anlam kazanır. Bu nedenle yaşamı yalnızca süre, başarı ya da sahip olunanlarla değerlendirmek eksik bir bakış sunar. Asıl belirleyici olan, bireyin kendi yaşamına ne ölçüde bilinç ile yaklaştığı ve eylemlerinin sorumluluğunu alıp almadığıdır. İnsan, ancak kendi yaşamının öznesi olabildiğinde ona gerçek bir değer ekleyebilir. Kaliteli bir yaşam, dış koşulların mükemmel olmasını beklemekle kurulmaz. Aksine, insanın sınırlılıklarını ve geçiciliğini kabul ederek bu çerçevede anlam üretme çabasıdır. Herkesin yaşamı eksik, kırılgan ve tamamlanmamış yanlar taşır. Değer katmak, bu eksiklikleri inkâr etmek değil; onlarla birlikte yaşayabilme olgunluğunu geliştirmektir. Bu olgunluk, insanı hem kendisine hem de başkalarına karşı daha sorumlu kılar.
Yaşamın bir tasarım gibi ele alınabilmesi, bireyin kendisine “Ben kimim ve nasıl yaşamak istiyorum?” sorusunu dürüstçe sorabilmesiyle mümkündür. Tüm hedeflerin gerçekleşmesi şart değildir; önemli olan, insanın yönünü bilerek ilerlemesidir. Çünkü anlam, sonuçta değil, süreçte ortaya çıkar. Bu süreçte insanın etik bir duruş geliştirmesi, başkalarının acısına kayıtsız kalmaması ve mutluluğunu başkalarının zararına inşa etmemesi, yaşama kattığı değerin temel göstergeleridir.
Sonuçta yaşam, uzunluğu ölçülebilen ama anlamı ölçülemeyen bir yolculuktur. Geride kalan şey, kaç yıl yaşandığı değil; o yıllar içinde neyin büyütüldüğüdür. Umut mu çoğaldı, iyilik mi, yoksa yalnızca yorgunluk ve gürültü mü? Yaşama değer katmak, bu sorunun yanıtını rastlantılara bırakmamayı ve kendi payına düşen sorumluluk bilincini üstlenmeyi gerektirir.
Kaynakça
Horatius – Epistulae Seneca – Yaşamın Kısalığı Üzerine Epikuros – Mektuplar ve Özdeyişler Pieper, J. – Leisure: The Basis of Culture.


