Yaşam bir yanılsamadan ibarettir; tüm bu yanılsama içerisindeki asıl felaket ise varoluştur.
Varoluş nedir diye düşünürsek, bu soruya vereceğimiz cevabı çok eskilere, Sokrates’e dayandırabiliriz. “Kendini bil” diyerek yaşamın ve varoluşun aslının kişinin özünde olduğu düşüncesi, Sokrates ile felsefeye damgasını vurmuştur.
Varoluşu anlamak ve anlamlandırmak için onun da ötesine, yani öze inmemiz gerekir. Sartre’ın dediği gibi insan özünü kendi yaratır; özünü kendi yaratan tek nesne insandır. İnsandan başka diğer bütün nesnelerde yapış varoluştan önce gelir. Sartre’ın bu düşüncesini biraz daha açalım: İnsan süreçte insanlığını oluşturur, ancak insan dışındaki diğer nesneler zaten olmuş olan oluşlarıyla yaşama devam eder. Kalem, kalem olarak gelir ve kalem olarak varoluş süresini tamamlar; ancak insan önce var olur, yaşam boyunca ilmek ilmek kendi özünü oluşturur. Yaşam içerisinde kendini tanımlayıp özünü doğurur. Bu sebeple insanda varoluş özden önce gelir. Varoluş düşüncesinde öz ve var olma ayrımını yaptıktan sonra, bence önem arz eden bir diğer konu ise var olan insanın sorumluluklarıdır.
Var olmayı sakıncalı bir hâle getiren; hürriyetimizin sınırlarını belirleyen, bizi hem kendimize hem de tüm insanlığa sorumlu kılan bir meseledir. Yine bu konuya Sartre’ın gözünden bakacak olursak, “Varoluşçuluğu ilk işiten her insan, kendi varlığına kavuşma sorumluluğunu da omuzuna yüklemektedir. Ne var ki biz insan sorumludur derken yalnızca kendinden sorumludur demek istemiyoruz. Bütün insanlardan sorumludur demek istiyoruz.” diyerek yorumladığını görürüz (Sartre, 2005:30).
Eğer insan varoluşunun sebebi ve sonucuysa, o hâlde bu varoluş eyleminin de tüm sorumluluğunu almak zorundadır. Üstelik bireysel edimlerimiz bütün insanları bağlar. Yine varoluşçu bir söylemle dünyaya fırlatılmış olmamız, seçim yapma hakkımızı elimizden almış değildir. Seçimlerimizin etkisi insanlığı etkilerken, bunun üzerine düşünmemek zannımca sorumsuzca bir eylem olacaktır. “Seçtiğim belirli bir insan tasarısı kuruyorum; yani kendimi seçerken insanı seçiyorum” (Sartre, 2005:35) diyen Sartre da kendilik ve insanlık arasındaki etik sorumluluk bağına ışık tutmuştur.
İnsan derinliklerinde başarı sadece kısmen mümkündür. İyi bir şeyler yaparken, dolaysız da olsa kötü bir şey de yapmış olabilirim. Çünkü kendi iyiliğim başkalarının kötülüğü olabilir. Bu düşünce seçimlerimizi etkilememeli; başkasının doğrusunu ya da faydasını gözetmek zorunda olmamalıyız, yalnızca seçimlerimizin sorumluluğunu almamız gerektiğini fark etmeliyiz. Tercih edilenlerin, aynı zamanda tercih edilmeyenleri de seçmek olduğunu görmeliyiz. Yaşam bulantısı içerisinde bulunmak bir tercih değildir; ancak bu bulantıyı farklı şekillerde anlamlandırarak yaşama özgürlüğü insana verilmiştir. O hâlde insan, bu özgürlüğün sorumluluğunu almakla yükümlüdür.
Öncelikle kişi başkasına değil, kendine güvenmesi gerektiğini anlamaksızın hiçbir şey amaçlayamaz. Çünkü o yalnızdır; sonsuz sorumlulukların ortasında dünyaya terk edilmiştir. Yardım alamaz, kendisi için hazırladığı amacından başka amacı yoktur; dünyada kendisi için zorladığı kaderinden başka kader yoktur.
Jean Paul Sartre (Christians, 1986:570).
Sartre’ın bu sözleri her ne kadar karamsar bir anlayış çiziyor olsa da, bu bakış açısı bireysellikteki yalnızlaşmayı ve karamsarlığı besleyerek toplumsal eserlere doygunluk katmıştır. Kişinin karamsarlık tercihi sanatsal eserlerde toplumsal ürüne sebep olmuştur; yani eylemsel sorumluluk, toplumun da sorumluluğunu almıştır diyebiliriz.
Kendini seçiş ve bu seçişin sorumluluğunu almak zorlu bir yaşam süreci olsa da, nasıl olmak istediğimizi seçmek düşünülmeye değerdir. Hatta içinde yaşadığımız toplumun kaderini etkileyecek kadar önemlidir. Günümüz toplumu aynılaşmayı, uğraşmamayı ve kim olduğu ile ilgilenmek yerine toplumda yer edinmiş kişileri kopyalamayı tercih etti. Bu seçimler sonucunda insanın özünün ve varoluşunun bir anlamı kalmamaya başladı. Kendi eylemlerini seçip sorumluluğunu alamayan insanlar, toplumun ve insanlığın da sorumluluklarından muaf hissettiler kendilerini. Oysa kendimizi seçebilmenin, sorumluluk alabilmenin ve varlığımızı oluşturmanın yegâne kazanımlarından biri toplumsallığın gelişimiydi. Nietzsche’nin de dediği gibi, dünyanın en iyi şeylerinin bile göstereni yoksa hiçbir değeri yoktur. Gösterilen iyi şeyleri gören gözler olup değerini fark edebilmek dileğiyle.
Kaynakça
BOZKURT, N. (2003). 20. Yüzyıl Düşünce Akımları. Mapa Kültür Yayınları, İstanbul.
Christians, L. J. (1986). Philosophy: An Introduction of Wondering. New York: College Publishing.
FONLGUİE, P. Varoluşçunun Varoluşu. Toplumsal Dönüşüm Yayınları.
SARTRE, J. P. (1981). Varoluşçuluk (Existentialism), çev. A. Bezirci. İstanbul: Yazko.
SARTRE, J. P. (2005). Varoluşçuluk. Say Yayınları, İstanbul.
MACINTYRE, A. (2001). Varoluşçuluk, çev. H. Hünler. İstanbul: Paradigma Yayınları.
NIETZSCHE, F. (1883). Böyle Buyurdu Zerdüşt. Koridor Yayınları, İstanbul.


