Zamanın her insanda aynı ilerlediği düşünülür. Oysa aynı yolda bile herkes aynı şekilde ilerlemez. Aynı günü, aynı saatleri ve aynı takvimi paylaşan insanların, aynı ajandayı alıp bambaşka biçimlerde doldurması gibi düşünebiliriz. Kimileri ajandasını bir anı defteri olarak kullanır, kimileri ise yalnızca yapacaklarını planlamak için. Ancak bu iki kullanım biçimiyle sınırlı değildir; ajandanın kullanım alanları tamamen kişiye özgüdür. Zaman da böyledir. Herkese değil, hatta her duyguya farklı davranır. Çünkü zaman yalnızca ölçülebilen bir şey değildir. Aynı zamanda yaşanan ve yaşantılanan bir şeydir. Tükeniyor da olabilir, tükenmiyor da. Bu nedenle herkesin zaman deneyimi farklıdır.
Aynı insanın, farklı duygular içindeyken farklı zaman deneyimleri yaşaması da kaçınılmazdır. Bazen bir gün bitmek bilmezken, başka bir gün göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Bunun sebebi sizce zamanın değişmesi mi, yoksa ruh hâlinin değişmesi mi? Eğer cevabınız ruh hâlinin değişmesi ise, bunu birkaç örnek üzerinden inceleyelim.
Depresyon ve Zaman Deneyimi
Depresyon, farklı dönemlerde ve farklı kuramsal çerçevelerde çeşitli biçimlerde tanımlanmıştır. Burada tüm tanımlara değinilmeyecektir. Depresyonu zaman algısı üzerinden ele aldığımızda, ağır ağır ilerleyen bir yük arabası gibi; yavaş, sıkışmış ve akmayan bir deneyim olarak tanımlayabiliriz. Akmayan şey durulanmaz ve temizlenmez. Dikkatli bakıldığında, taşların arasından akan suların daha berrak olduğu fark edilir. Buna karşılık sıkışan ve akmayan sularda biriken kuru dallar ve yapraklar daha görünür hâle gelir. Çünkü artık bu dallar ve yapraklar tamamen taşlar arasında sıkışmış ve akmayı bekliyordur.
Uzun süre bekleyen yaprakların, zamanla suyla birlikte taştığına da tanık olunabilir. Ancak bu taşma çoğu zaman o kadar hızlı gerçekleşir ki, yapraklar bazen suyun dışına taşar ve artık ilerlemeyi bırakır. Tıpkı başlayan ama bir türlü ilerlemeyen bir gün gibi… Sabah ile akşam arasındaki fark silikleşir ve kişi büyük bir bulanıklık içinde taşmayı bekler. Bazen de beklemez; geçmişteki kayıplara ya da gelecekteki belirsizliğe saplanır (Thönes & Stocker, 2019). Böylece kişi, şimdiki anla temasını kaybedebilir.
Bu durumu psikiyatrist ve araştırmacı Marc Wittmann, The Inner Experience of Time adlı çalışmasında depresyonda zamanın neden ağırlaştığını, zihnin şimdiki anla kurduğu bağın zayıflaması üzerinden açıklar. Ona göre bu dönemlerde zaman geçmiştir, ancak yaşanmamıştır (Wittmann, 2013).
Kaygı ve Zamanın Hızlanması Yanılsaması
Kaygı durumunda zamanın varlığı oldukça belirgindir. O kadar belirgindir ki vardır, ancak yetmez. Saatler artık akan bir nehir gibi değil; büyük bir şelalenin altında, can acıtır biçimde hızlıdır. Sürekli bir yerlere yetişme hâli ve sürekli bir şeye geç kalma korkusu yaşanır. Bu nedenle kaygılı zihin, gelecekteki belirsizlikleri ortadan kaldırabilmek için olası senaryoları şimdiden deneyimlemek ister. Bu deneyim yalnızca zihinde olsa bile…
Böylece henüz gerçekleşmemiş bir olay, bedende sanki olmuş gibi hissedilebilir. Olay ve olası sonuçları artık bir kaynak olmaktan çıkarak kişiye yönelmiş bir baskıya dönüşür. Bu nedenle zaman, kaygılı anlarda hızlanmaz; aksine kişinin zamanla kurması beklenen düzen bozulur.
Mutluluk, Anlam ve Zamanın Uçuculuğu
Mutlulukta da belli bir düzen varmış gibi görünse de, çoğunlukla zaman uçup gider. Nörobilimci Anil Seth, Being You adlı kitabında bilinç ve zaman algısının nasıl iç içe geçtiğini anlatırken, zihnin zaman deneyimini nasıl dönüştürdüğünü açıklar. Bu anlarda zihin bölünmez, beden tetikte değildir; insan tam anlamıyla “şimdi”dedir. Zihnin nadiren de olsa bugüne yerleştiği hâllerden biridir bu. Saatler fark edilmeden geçer.
İlginç olan ise şudur: Bu anlar, çoğu zaman en canlı hatırlanan anılar hâline gelir. Çünkü zaman, uzunluğuyla değil, kişide bıraktığı anlamla hatırlanır. Yani iz bırakıyorsa hatırlanır.
Travma ve Donmuş Zaman
İz bırakan başka anlar da vardır: travma. Travmatik yaşantılar yalnızca geçmişte yaşanmış olaylar bütünü değildir; aynı zamanda zaman algısının bozulmasıdır. Bu süreçte kişi o kadar zorlanır ki, adeta hayatta kaldığı ve tetikte olmadığı anı dondurmak ister. Zamanda kısa ya da uzun süreli bir donma hâli meydana gelebilir. Günler ilerler; ancak kişi hâlâ o andadır. Ve bir noktadan sonra zaman aniden geri sarar.
Psikiyatrist Bessel van der Kolk, Beden Kayıt Tutar adlı kitabında travmanın bedende zamanı nasıl dondurduğunu ve sinir sisteminin hâlâ tehlike varmış gibi çalıştığını anlatır. Travmatik an artık geçmişte değil, şimdiki zamanda yaşanır. Bu nedenle “geçti” diyebilmek çoğu zaman mümkün olmaz (van der Kolk, 2014).
Zamanın Dili
Bütün bunlar bize gösterir ki zaman, hiç kimsede aynı değildir. Zaman, yaşananların ve yaşanacak olanların aynasıdır. Duyguların hissedebildiği kadardır. Zaman akmıyorsa taşınan bir yük vardır. Yetmiyorsa ortada bir tehdit algısı olabilir. Zaman tutulamıyorsa, orada bir temas vardır. Ve eğer donuyorsa, orada geçmeyen bir yara vardır.
Belki de zamanla ilgili asıl soru “Zamanımı nasıl daha iyi yönetirim?” ya da “Hangi ajandayı alırsam zaman daha planlı olur?” değildir. Belki de sorulması gereken şudur: Zaman bana ne anlatıyor?
Eğer zaman sana ağır geliyorsa, bu senin yetersiz olduğunun bir göstergesi değildir ve böyle bir kanıt olarak da görülmemelidir. Bu, ruhunun bir şeyleri tek başına taşımaya çalıştığını gösterir. Zamanı kendine düşman olarak görme; zaman asla bize karşı değildir. Aksine, bizimle iş birliği kurabilmek için konuşur. Mesele onu susturmaya çalışmak değil, onu duyup ilerleyebilmektir.
Zamanla en çok konuşan şeyin ne olduğunu biliyor musun? Sevgi. Zaman sevgiye tanık olur, zamanla da sevgiye dönüşür. Ve bazen, bir insanın hayatında zamanın yeniden akmaya başlaması için tek gereken şey, başka bir insanın varlığıdır.
Kaynakça
Wittmann, M. (2013). The inner experience of time. MIT Press.
Thönes, S., & Stocker, K. (2019). Depression and time perception. Journal of Affective Disorders, 246, 765–770. https://doi.org/10.1016/j.jad.2018.12.040
van der Kolk, B. A. (2014). The body keeps the score: Brain, mind, and body in the healing of trauma. Viking.


