Dışarıdan bakıldığında gıpta edilen o kadını tanıyorsunuz. Her zaman bakımlı, işinde titiz, sosyal çevresinde vazgeçilmez, yardımseverlikte sınır tanımayan, her krizi ustalıkla yöneten o kadın… Ancak kalabalıklar dağılıp kapıyı arkasından kapattığında, aynadaki o parıltılı yansımanın arkasında sessiz, derin ve hiç doymayan bir boşluk kalıyor.
Çoğumuz narsisizm denildiğinde, elinde aynasıyla kendine hayran, dünyayı kendi etrafında döndüren o kibirli figürleri düşünüyoruz. Oysa Bärbel Wardetzki, “Dişi Narsisizm” kavramıyla bize madalyonun çok daha hüzünlü ve gizli yüzünü gösteriyor. Bu, devasa bir özgüvenin değil; aksine, temeli çocuklukta atılmış devasa bir değersizlik duygusunun dış dünyadaki başarılarla, güzellikle veya “iyilikle” onarılma çabasıdır.
Tahterevallide Bir Hayat: Ya Hep Ya Hiç
Dişi narsisizmin kalbinde, Wardetzki’nin “Narsistik Bölme Modeli” olarak tanımladığı o yorucu düzenek yatar. Bu düzenek tam bir tahterevalli gibi çalışır: Bir uçta büyüklenmeci fanteziler (her şeyi yapabilirim, en özel benim), diğer uçta ise derin aşağılık duyguları (hiçbir şeye değmem, bir hiçim) vardır. Bu kadınlar için orta nokta, yani “sıradan ama değerli olma” hali yoktur. Ya tahterevallinin en tepesindelerdir ve muhteşem hissederler ya da küçük bir eleştiriyle en dibe çakılıp değersizlik çukurunda kaybolurlar. Bir gün yaptığınız başarılı bir sunumla veya aldığınız bir iltifatta kendinizi dünyanın en seçilmiş insanı gibi hissedersiniz; ancak ertesi gün bir arkadaşınızın geç gelen mesajı veya küçük bir eleştiri sizi tahterevallinin en dibine, o karanlık değersizlik çukuruna çakabilir. Bu keskin salınım, kadını sürekli o “hiçlik” çukuruna düşmemek için bitmek bilmeyen bir performans sergilemeye zorlar. Dinlenmek veya durmak bir lüks değil, korkutucu bir tehdittir; çünkü performans durduğu an tahterevallinin o karanlık tarafı ağır basmaya başlar, o bastırılmış “yetersizim” fısıltısı odayı kaplamaya başlar.
Maskelenmiş Bir Çocukluk
Peki, bu tahterevalli neden kurulur? Wardetzki, bizi ebeveynin çocuğuna tuttuğu yansımaya (aynalamaya) götürür. Sağlıklı bir gelişimde anne, çocuğun duygularını olduğu gibi onaylayan bir ayna olmalıdır. Ancak narsisistik bir aile yapısında çocuk o aynaya baktığında kendi gerçekliğini değil, ebeveynlerinin beklentilerini ve ihtiyaçlarını görür ve onların beklentilerini yansıtmak zorunda kalır. Bu durum “performans, saygınlık ve başarının temsil edilmesi” olarak tanımlanır. Çocuk, ebeveynin kendi hayatında ulaşamadığı hedefleri gerçekleştirmesi, onları dış dünyaya karşı “temsil etmesi” için görevlendirilmiş bir proje gibidir. Böyle bir iklimde büyüyen kız çocuğu, duygusal bir hayatta kalma stratejisi geliştirir: “Annemin (ve dolayısıyla dünyanın) beni görmesi için onun istediği gibi olmalıyım.” Bu baskı altında çocuk, kendi gerçek ihtiyaçlarını, öfkesini ve hayal kırıklıklarını derin bir kuyuya atar; yerine ailenin ve toplumun alkışladığı “uyumlu ve başarılı” maskeyi inşa eder. Wardetzki’nin deyimiyle, bu çocuk başka birinin resmine uymak zorundadır. Ancak o kuyu hiçbir zaman kapanmaz; sadece içeri atılanlarla daha da derinleşir.
Beden Bir Savaş Alanı
Wardetzki, dişi narsisizmin bedensel yansımalarına özellikle dikkat çeker. Günümüzün zayıflık ideali ve dayatılan güzellik standartları, kadının öz-değerini sadece dış görünüşüne endekslemesine neden olur. Bu noktada beden artık kişiye ait huzurlu bir “ev” değil, sürekli kontrol edilmesi, şekillendirilmesi ve mükemmelleştirilmesi gereken bir nesnedir.
Hillary L. McBride da “Anneler, Kızları ve Beden Algısı” kitabında benzer bir noktaya parmak basar: Annelerin ve toplumun bedenlerine yaklaşımı kız çocuklarına bir miras olarak geçer; beden artık içinde yaşanacak bir yuva değil, sürekli onarılması gereken bir “proje”dir. Birçok narsisistik kadın için diyetler, aşırı spor veya bitmek bilmeyen başarı hırsı, aslında içteki derin güvensizliği gizleyen birer kalkandır. Performans odaklı bu kadınların bedenleriyle sadece “nasıl göründükleri” üzerinden kurdukları bu kopuk bağ, bedeni hissetmek yerine onu bir yabancı gibi dışarıdan izlemelerine ve bedenin verdiği açlık, yorgunluk, üzüntü gibi gerçek sinyalleri yok saymalarına neden olur. Ancak bu performansın arkasında trajik bir düğüm gizlidir: Hayran olunmadığında sevilmediğini düşünmek. Kadın, ancak bir şeyler meydana getirebildiğinde, parladığında veya fiziksel olarak kusursuz göründüğünde kendisini değerli hisseder. Bu “hayranlık ve sevginin trajik düğümlenmesi“, kadını durmaksızın çalışmaya ve mükemmel olmaya iter; zira parlamadığı anda kendi varlığına tahammül etmekte bile zorlanır. Alkış kesildiğinde veya ışıklar söndüğünde, kendiyle baş başa kalmaktan dehşet duyar.
Bir Arada Olamayız Ama Ayrı da Olamayız: Tanıdık Acının Mıknatısı
Dişi narsisizmin en somut yansıması, ikili ilişkilerde bir mıknatıs gibi devreye girer. Erkek narsisizminin aksine dişi narsisizmi, dışa dönük bir saldırganlıktan ziyade “uyum sağlama ve kendini feda etme” maskesiyle var olur. Daha önce konuştuğumuz “Aşırı Seven Kadınlar” temasıyla en güçlü bağ tam da bu noktada kurulur: Bu kadınlar; duygusal olarak ulaşılmaz, büyüklenmeci veya kendilerini değersiz hissettirecek partnerleri bir mıknatıs gibi hayatlarına çekerler.
Neden mi? Çünkü bu tanıdık bir acıdır. Çocukken ebeveyninin onayını almak için çırpınan o kız çocuğu, yetişkinliğinde de aynı “onay savaşını” partneri üzerinden sürdürür. Partnerin kibri kadının içindeki değersizliği, kadının fedakarlığı ve kusursuz olma çabası ise partnerin narsisizmini besler. Bu, her iki tarafın da birbirinin yarasına tuz bastığı, bitmek bilmeyen bir danstır.
Bu dansın içinde ise sarsıcı bir ikilem gizlidir: “Bir arada olamayız ama ayrı da olamayız.” İlişki başladığında narsisistik kadın, kaybettiği öz-değerini idealleştirdiği partnerinde bulmak için ona simbiyotik (yapışkan) bir şekilde bağlanabilir. Fakat bu yakınlık arttıkça, kendi sınırlarını kaybetme korkusu baş gösterir. Kendi özerkliğini korumak adına mesafe koyar ve/veya partnerini değersizleştirmeye başlar. Bu durum, tahterevallinin iki kişiyle birden sallanması gibidir ve dengede kalmak imkansızdır. Zira her iki taraf da diğerinden kendi öz-değer eksikliğini gidermesini bekler.
İyileşme Yolculuğu: Değişimin Yedi Adımı
Bu kısırdöngüden çıkış için Wardetzki yedi olgunlaşma adımından bahseder:
-
Maskeyi Düşürmek (Sahte Benlikten Kopuş): Gerçek benliği baskılayan o sahte ve idealize edilmiş maskeden vazgeçmektir; bu süreç bazen bir ölüm kalım savaşı kadar sert hissedilebilir.
-
Korku ve Güvensizlikle Randevu: Kişinin kendi içindeki bilinmezliklerle, yani korku ve güvensizlikleriyle yüzleşmesi gerekir.
-
Güvenli Liman ve Destek Mekanizmaları: İyileşme ancak güven duyulan bir alanda ve sağlıklı bir ilişkide filizlenir; bu noktada içsel dengeyi düzeltecek duygusal destekleyicileri bulmak kritiktir.
-
Baştan Çıkarmalara Karşı Koyma: Süreç boyunca zihin, eski mükemmeliyetçi takıntılar ve büyüklenmeci düşünceler tarafından tekrar baştan çıkarılmaya çalışılabilir.
-
Yeni Canlılık ve Sorumluluk: İyileşmenin sorumluluğunu üstlenmek, kişiyi kurtararak yeniden canlandırır ve hayata döndürür.
-
Sağlıklı İlişki Kurabilme: Sömürücü ilişkiler yerini karşılıklı yakınlık ve aşka bıraktığında, öteki kişi artık sadece benliği yüceltmek için kullanılan bir araç olmaktan çıkar.
-
İç Huzura Ulaşma: Gerçek benlik, aşağılık duygusunun ve sahte büyüklenmeciliğin üstüne çıktığında, kişi içine hapsolduğu o duygusal boşluktan kurtularak gerçek bir iç huzura ulaşır.
Bärbel Wardetzki’nin bize hatırlattığı en önemli şey şudur: Duygusal açlık, dışarıdan gelen alkışlarla doyurulamaz. İstediğiniz kadar zayıflayın, istediğiniz kadar terfi alın; o içsel boşluk ancak “gerçek benliğinizle” temas kurduğunuzda dolmaya başlar. İyileşme, dışarıdaki o parıltılı maskeyi daha da parlatmakta değil; o maskenin altındaki yorgun, öfkeli ve sevilmek için bir şeyler başarması gerekmediğine ikna edilmesi gereken o küçük kız çocuğunu kucaklamakta saklıdır. Başkalarının aynasında yaşamak bir hapishanedir. Ve o hapishanenin anahtarı, başkalarının aynasında değil, kendi içimizdeki o sessiz çocuğun gözlerinde saklıdır. Gerçek özgürlük, uçlarda savrulmak değil; “Olduğum halimle, hatamla ve sıradanlığımla değerliyim” diyebilme cesaretindedir.
KAYNAKÇA
McBride, H. L. (2017). Mothers, daughters, and body image: Learning to love ourselves as we are. Post Hill Press. Wardetzki, B. (2007). Female narcissism: The hunger for recognition. Kösel.


