Toplumun bir figürle kurduğu ilişki çoğu zaman hayranlıkla başlamaz. Aksine, ilk temas sıklıkla alay, eleştiri ve yargı üzerinden kurulur. “Bu kim?”, “Neden bu kadar görünür?”, “Bunu kim izliyor?” gibi sorular, beğeniden önce gelir. İlginç olan ise bu soruların sorulmasının, çoğu zaman izlemeyi de beraberinde getirmesidir. Birey, beğenmediğini söylediği şeyi takip etmeye başlar; anlamaya değil ama alışmaya yönelir. Fark edilmeden eleştirilen dünyanın içine çekilinir.
Bu yazı, tam olarak bu süreci ele almaktadır: Toplum neden önce küçümser, sonra izler ve en sonunda alkışlar?
Alışma, Beğeninin ön Koşulu: Mere Exposure Effect
Toplumun alışık olmadığı olgulara verdiği ilk tepki çoğu zaman estetik ya da ahlaki bir değerlendirme değildir; daha çok belirsizlikten kaynaklanan bir rahatsızlık hissidir. Sosyal psikolojide bu durumu açıklayan temel kavramlardan biri Mere Exposure Effecttir. Robert Zajonc’un (1968) ortaya koyduğu bu etkiye göre, bireyler bir uyaranla ne kadar sık karşılaşırlarsa, onu o kadar tanıdık ve güvenli algılamaya başlarlar. Tanıdıklık ise zamanla olumlu duygulanımı artırır. Bu bağlamda tekrar, beğeninin nedeni değil; ön koşuludur.
Bu nedenle Lvbel C5, Dilan Polat, Şeyma Subaşı, Kerimcan Durmaz, Danla Bilic ya da Mika Raun gibi figürler ilk ortaya çıktıklarında sıklıkla “fazla”, “itici” ya da “anlaşılmaz” olarak etiketlenmişlerdir. Bu etiketler çoğu zaman içerikten ziyade yeniliğin yarattığı belirsizlikle ilgilidir. Zihin, tanıdık olmayanı potansiyel risk olarak algılar; bu risk algısı da küçümseme, alay ya da değersizleştirme yoluyla regüle edilmeye çalışılır.
Zaman burada ahlaki ya da estetik bir hakem gibi işlemez; daha çok algısal bir düzenleyici görevi görür. Bir figür, zamanla “daha iyi” olduğu için değil, daha az yabancı hâle geldiği için kabul edilir. Toplumun zihinsel sıralaması çoğu zaman şu şekildedir: önce rahatsız edici, sonra normal, en sonunda ikonik. Bu dönüşüm, içerikteki bir iyileşmeden çok belirsizliğin azalmasından kaynaklanır. Zihin, alıştığı şeyi yeniden değerlendirme zahmetine girmez. Bu nedenle zaman, reddedileni haklı çıkarmaz; yalnızca tartışma dışı bırakır.
Tutarlılık, Netlik ve Bilişsel Uyumsuzluk
Toplumun fikrini değiştirmesini sağlayan temel unsur sevgi değil, tutarlılıktır. Dilan Polat’ın yıllar içinde ana akım bir medya figürüne dönüşmesi ya da Şeyma Subaşı, Kerimcan Durmaz ve Lvbel C5 gibi isimlerin yoğun alaya rağmen görünürlükten vazgeçmemesi bu durumu açık biçimde göstermektedir.
Bu noktada bilişsel uyumsuzluk kuramı devreye girer. Festinger’a (1957) göre birey, “Ben buna karşıydım ama bu kişi hâlâ burada” çelişkisini uzun süre sürdüremez. Ya karşıt tutumunu daha da sertleştirir ya da pozisyonunu yumuşatır. Çoğu durumda ikinci yol tercih edilir. Bunun nedeni, zihinsel ekonominin sürekli bir gerçeklikle çatışmaktansa onunla uzlaşmayı daha az maliyetli bulmasıdır.
Netlik ve geri adım atmama, psikolojik olarak otorite hissi yaratır. Kendi varlığını sürekli gerekçelendirmeyen, kendini “daha kabul edilebilir” hâle getirmeye çalışmayan figürler çevrelerine şu mesajı verir: “Ben onayla var olmadım.” Toplum ise paradoksal biçimde tam bu noktada yumuşamaya başlar. Çünkü kararsızlık zayıflıkla, netlik ise güçle ilişkilendirilir. İnsan zihni, güçlü olarak algılananla çatışmayı sürdürmek yerine onunla uyumlanmayı tercih eder.
Sosyal Kanıt ve Gücün Normalleştirici Etkisi
Bu aşamada bireysel etik ya da kişisel başarıdan ziyade sosyal kanıt devreye girer. Cialdini’nin (2009) tanımladığı sosyal kanıt ilkesi, bireylerin neyin doğru ya da kabul edilebilir olduğuna karar verirken kendi iç yargılarından çok çevrenin tepkilerine baktığını öne sürer. Takipçi sayıları, medya görünürlüğü ve ekonomik güç; bir figürü “tartışmalı” olmaktan çıkarıp “konuşulabilir” hâle getirir. Beğeni bu noktada bulaşıcıdır.
Toplumsal yargı çoğu zaman adil değil, güce duyarlıdır. Güçlü görünen figürler, geçmişte yaptıkları ya da temsil ettikleri şeyler nedeniyle değil; artık tehdit oluşturmuyor gibi algılandıkları için tolere edilir. Güç, hatayı silmez ancak rahatsızlığı bastırır. Bu nedenle toplum, zayıf gördüğüne karşı ahlakçı; güçlü gördüğüne karşı pragmatiktir. Kabul çoğu zaman bir uzlaşma değil, örtük bir teslimiyettir.
Sonuç: Değişen Figür Değil, Kalabalıktır
Bu figürlerin ortak noktası sevilmeleri değil; geri çekilmemeleridir. Dün alay edilenlerin bugün alkışlanması bir estetik dönüşümden çok psikolojik bir uyum sürecidir. Toplum yeniliği sevmez; yeniliğin kalıcı olmasına alışır. Alkış, çoğu zaman cesaretin değil; cesaretin artık risk oluşturmamasının ödülüdür.
Toplumsal beğeni bir vicdan meselesi değil; belirsizlikle kurulan gecikmeli bir barıştır. Sürü psikolojisi tam olarak bu noktada devreye girer. Bir grubun verdiği onay, diğerleri için psikolojik bir rahatlama sağlar. “Beğenebilirim, artık ayıp değil” düşüncesi bireysel bir fikir değişiminden çok sosyal bir izin hissidir. İnsanlar bir figürü sevdikleri için değil, onu sevmenin artık risk taşımadığına ikna oldukları için alkışlar.
Kaynakça
Asch, S. E. (1955). Opinions and social pressure. Scientific American, 193(5), 31–35. Cialdini, R. B. (2009). Influence: Science and practice (5th ed.). Pearson Education. Festinger, L. (1957). A theory of cognitive dissonance. Stanford University Press. Zajonc, R. B. (1968). Attitudinal effects of mere exposure. Journal of Personality and Social Psychology, 9(2), 1–27.


