“Özlemek, ölmekten sadece iki harf fazla” diyor Cemal Süreyya. Peki sevgili okur, sen bu görüş hakkında ne düşünüyorsun? Biraz durup kendini sorguladıysan, şimdi sıra bende sanırım…
Özlem benim için bir renk olsaydı, gri olurdu. Kavuşulabilen özlemler griden beyaza bürünür; umut ve mutluluk taşır. Kavuşulamayacak olanlarsa yavaş yavaş siyaha dönüşür; yasın, hüznün ve kabullenişin rengine…
İnsan birini özleyebilir; bir hayvanı, bir evi, bir şehri, bir ülkeyi, hatta bir nesneyi bile. Ama bazen gönlünün neyi özlediğini de tam olarak bilemez. Belki de bu yüzden özlenenlerin listesi hiç eksilmez; sürekli değişir, kalabalıklaşır. Çünkü çoğu zaman özlediğimiz şeylerin ardında tek bir özlem saklıdır: Kendimize duyduğumuz özlem.
Belki de insan, hayatı boyunca en çok kendine kavuşmayı bekler. Ve insan temas etmediği bir şeyi özleyemez; bu yüzden özlemin kökleri, bir zamanlar içinde yaşamış olduğu parçalarına uzanır.
Özlem ve Yas Arasındaki İlişki
Yasın en görünür duygularından biri özlemdir. Kaybedilen kişiye duyulan özlem ile kayıp öncesindeki yaşantımıza, hatta kayıp öncesindeki kendimize duyduğumuz özlem iç içe geçebilir. Bazen bir sarılmayı özleriz, bazen de o kişi hayattayken omuzlarımızda olmayan sorumlulukları taşımadığımız hâlimizi…
“Keşke o olsaydı…” diye başlayan cümleler çoğu zaman yalnızca kaybedilen kişiye değil, kayıptan önceki yaşama da duyulan özlemi anlatır. Bu özlem zaman zaman yoğun bir boşluk hissi, umutsuzluk ve depresif belirtilerle birlikte seyredebilir. Ancak yasın iyileşmesi, özlemin tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez.
İyileşme; özlemin hayatın merkezinden çekilip yaşam öykümüzde kendine yeni bir yer bulmasıdır. Özlem hâlâ vardır ama artık tüm kimliğimizi belirlemez. Merkezde, kayıpla birlikte yeniden şekillenen benliğimiz yer alır.
Belki kaybettiğimiz kişinin bize gösterdiği şefkati kendimize göstermeyi öğrenerek, belki daha çok yürüyerek, üretmeye devam ederek, sağlığımıza özen göstererek ya da kendimize zaman ayırarak… Yas, bazen kaybettiğimiz kişiyle bağımızı koparmadan, onun yokluğunda yaşamayı yeniden öğrenme sürecidir.
Belki de özlem yalnızca acı veren bir duygu değildir. Bazen bize neye değer verdiğimizi, kimlerle bağ kurduğumuzu ve yaşamımızda neyi eksik hissettiğimizi gösteren bir pusula görevi de görür. Özlediğimiz şeylere dikkat kesildiğimizde, aslında ihtiyaçlarımıza ve özlemlerimizin işaret ettiği yönlere de yaklaşmış oluruz.
Geçmişe Özlem ve Nostalji
Hiç düşündünüz mü; insan neden gün geçtikçe maziyi özler ve nostalji arayışını sürdürür? Gerçekten özlenen eski bayramlar mıdır mesela? Yaş pastaların üzerine eklenen küçük şemsiyeler mi arar gözler? Yahut eski albümleri karıştırmayı, eski şarkıları dinlemeyi mi sever insan?
Belki hepsi, belki hiçbiri… Bu soruların mutlak bir doğrusu yoktur. Ama mutlak bir gerçeği vardır: Özlediğimiz her yansımanın altında kendi resmimiz vardır. Eksilmeden, kayıp vermeden önceki siz; huzurlu hissettiğiniz anlar, âşıkken izlediğiniz o filmler, ayrılık şarkıları, daha az sorumluluk taşıdığınız yaşlar…
Özlediğiniz o nostaljik detaylar aslında sizi bulunduğunuz andan uzaklaştırıp eski benliğinize doğru kısa bir yolculuğa çıkarıyor. Belki de tam bu yüzden insan, temas etmediği bir şeyi özleyemez. Çünkü özlem; kaybettiğimiz insanlardan, şehirlerden ve zamanlardan önce, bir zamanlar içinde yaşadığımız hâllerimize uzanan sessiz bir yolculuktur.
Ve belki de bu yüzden Cemal Süreyya, özlemekle ölmeyi aynı metaforun içinde buluşturur. Çünkü her özlem, az ya da çok, bir vedayı; her veda ise bir dönüşme hâlini içinde taşır.


