Cuma, Şubat 20, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Sağlık Anksiyetesi: Öğrenilmiş Bir Kaygı Mıdır?

Hipokondriyazis, halk arasında ‘’Hastalık Hastası’’ olarak bilinen ve bireyin tıbbi bir bulguya rastlanmamasına rağmen hasta olduğunu düşünerek kaygılandığı bir ruhsal hastalıktır. Bu hastalar, çoğunlukla kalp, beyin, akciğer gibi yaşam için kritik öneme sahip hayati organlarının işlevselliği konusunda yoğun, sürekli ve kontrol etmekte zorlandıkları bir endişe yaşamaktadırlar (Hocaoğlu, 2015). Bedensel duyumlarını olağan fizyolojik tepkiler olarak değerlendirmek yerine, bu duyumları söz konusu organlarda meydana gelebilecek ciddi, ilerleyici ya da yaşamı tehdit eden bir hastalığın erken belirtileri olarak yorumlama eğilimi göstermektedirler. Bu durum, bireyin bedenine yönelik tehdit algısının artmasına, sağlıkla ilgili düşüncelerinin günlük yaşamının merkezine yerleşmesine ve sürekli bir tetikte olma hâlinin sürdürülmesine yol açmaktadır. Sosyal öğrenme kuramı, genetik, bilişsel model ve psikodinamik model bizlere bu hastalığın farklı sebeplerden ortaya çıkabileceğini gösteriyor (Güneş,2014). Genellikle hipokondriyak bireyler sık sık doktor kontrolüne gitme ve tek bir doktorun teşhisine güvenmeyip birden çok doktor gezme davranışlarıyla karşımıza çıkar. Peki bu kişiler kimlik arayışında mıdır, tanı aldığında kaygı sona erer mi? Buna ne dersek eksik ve yanlış olabilir. Davranışcı kuram yaşanan geçmiş deneyim ve duyumların sağlık kaygısına sebebiyet verebileceğini gösterirken ailede yaşanan kayıp ve ebeveynlerin tutumu da kişinin bedenini dinlemesine ve sağlık kaygısı yaşamasına neden olabilir (Durak & Karaaziz, 2024).

Sosyal Çevrenin Yansımaları

Küçük yaşlardan itibaren bireylerin haber kanallarında, sosyal çevrede ya da gündelik sohbetlerde sıklıkla maruz kaldıkları “Hastalığını son evresinde fark etmişler…”, “Komşuya da doktor yanlış tanı koymuş…”, “Bir doktora gitti ama hastalığını anlayamamışlar…” gibi ifadeler, zamanla bireyin sağlık algısını şekillendiren önemli bilişsel uyaranlar hâline gelmektedir. Bu tür anlatılar, özellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerinde henüz eleştirel düşünme becerileri tam olarak gelişmemiş bireylerde, hastalıkların her zaman gözden kaçabileceği ve tıbbi müdahalenin çoğu zaman yetersiz kalabileceği inancını pekiştirebilmektedir.

Bu söylemler, kişide “geç kalma” korkusunu artırarak bedenine karşı aşırı bir dikkat ve hassasiyet geliştirmesine yol açmaktadır. En ufak bir baş ağrısı, mide bulantısı, çarpıntı ya da geçici bir yorgunluk hissi bile ciddi bir hastalığın habercisi olarak algılanabilmekte; bu durum bireyi sık sık sağlık kuruluşlarına başvurmaya yönlendirmektedir. Özellikle medya aracılığıyla aktarılan dramatize edilmiş hasta hikâyeleri, nadir görülen hastalıkların olağan ve her an ortaya çıkabilecek durumlar olduğu algısını yaratabilmekte ve sağlık kaygısını daha da besleyebilmektedir. Bununla birlikte sosyal çevrede aktarılan deneyimler de bu süreci güçlendirmektedir. Aile büyüklerinden ya da yakın çevreden duyulan “Ben de önemsememiştim ama meğer ciddiymiş” gibi ifadeler, bireyin kendi bedensel duyumlarını sürekli izleme ve olası bir hastalığı erkenden yakalama çabasını artırmaktadır. Zamanla bu durum, bireyin bedenini bir tehlike kaynağı olarak algılamasına ve sağlıkla ilgili düşüncelerinin günlük yaşamının merkezine yerleşmesine neden olabilmektedir.

Sonuç: Tedavi ve Farkındalık Üzerine

Bu noktada, sağlık okuryazarlığının artırılması ve bireylerin bedensel belirtileri doğru biçimde değerlendirebilmelerine yönelik farkındalık çalışmalarının yaygınlaştırılması temel bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bireyin sağlıkla ilgili bilgiye ulaşma, bu bilgiyi anlama, yorumlama ve günlük yaşamına uyarlama becerilerinin geliştirilmesi, hipokondriyak düşünce örüntülerinin zayıflamasına ve sağlıkla ilişkili aşırı kaygının azaltılmasına katkı sağlayabilmektedir. Özellikle yanlış ya da eksik bilgilere dayalı hastalık algılarının düzeltilmesi, bireyin bedenine yönelik tehdit algısını azaltarak daha dengeli bir sağlık tutumu geliştirmesine olanak tanımaktadır.

Bunun yanı sıra, hipokondriyazisin tedavisinde yapılandırılmış psikoterapi yaklaşımlarının planlanması önemli bir müdahale alanı oluşturmaktadır. Özellikle bilişsel davranışçı terapi çerçevesinde, bireyin sağlıkla ilgili işlevsel olmayan inançlarının ele alınması, bedensel duyumları felaketleştirme eğiliminin azaltılması ve güvence arama davranışlarının sınırlandırılması hedeflenmektedir. Psikoterapi süreci, bireyin kaygıyla baş etme becerilerini güçlendirerek hem psikolojik dayanıklılığını artırmakta hem de günlük yaşam işlevselliğini desteklemektedir.

Psikoterapiye ek olarak, gerekli görülen vakalarda farmakoterapi uygulamalarının tedavi sürecine dâhil edilmesi, yoğun kaygı belirtilerinin kontrol altına alınmasında ve eşlik eden depresif belirtilerin azaltılmasında etkili olabilmektedir. Bu bütüncül tedavi yaklaşımı, hipokondriya tanısı olan bireyin sosyal yaşantısının iyileştirilmesini, kişilerarası ilişkilerinin güçlendirilmesini ve yaşam kalitesinin artırılmasını amaçlamaktadır. Aynı zamanda, sağlık hizmetlerine yönelik gereksiz ve tekrarlayıcı başvuruların azalması, sağlık sisteminin daha verimli kullanılmasına katkı sağlayarak, tıbbi açıdan gerçek ve acil müdahale gerektiren hastaların sağlık hizmetlerine erişiminin engellenmemesi açısından da kritik bir önem taşımaktadır. Bu süreçte bireyin hissettiği belirsizlik duygusunun yönetilmesi tedavinin anahtarıdır.

KAYNAKCA

  • Durak, D., & Karaaziz, M. (2024). Hipokondriyazis bozukluğunun bilişsel davranışçı terapi yöntemi ile tedavisinin incelenmesi üzerine bir derleme. International Social and Economic Conference (ISOEC) Journal, 7(5), 1086–1098.

  • Güneş, B. (2014, Ekı̇m ). Hastalık hastalığı. Tavsı̇ye Edı̇yorum

  • Hocaoğlu, (2015). Farklı bir hipokondriyazis: bir vaka sunumu. Psı̇kı̇yatrı̇ Anabı̇lı̇m Dalı, 36-38.

Damla tuna
Damla tuna
Damla Tuna, İstanbul Gelişim Üniversitesi Sağlık Yönetimi lisans bölümü ile başladığı eğitim hayatına ÇAP yaparak Psikoloji lisansı son sınıf öğrencisi olarak devam etmekte ve multidisipliner çalışmayı hedeflemektedir. Psikoloji alanında aldığı çocuk psikolojisi ve kısa süreli çözüm odaklı terapi sertifika eğitimlerine katılmış, 2024 yılında kabul aldığı TUBİTAK 2209-A, Türkiye’de Akademik Personelin Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışlarının Belirlenmesine Yönelik Bir Araştırma adlı projesinin Şerafettin Sabuncuoğlu dergisinde yayımlanmasının ardından akademiye ilgisi artmıştır ve halen bu alanda üretmeye devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar