Nörolojik farklılıkların bilime aykırı biçimde cinsiyetçi yorumlanması ve birçok kültürün tarihi anekdotlarının köklü mitlerle sentezlenip kuşaklararası aktarılması nedeniyle onyomani teşhis ve tedavi sürecinin nöroseksizmin gölgesinde sekteye uğramasının dinamiklerine gelin bugün beraber ışık tutalım.
Günlük hayatta alışveriş bağımlılığı yani Onyomani kavramı, çoğu zaman klinik anlamının ötesinde ve bağlamından kopuk biçimde kullanılmaktadır. Özellikle kadınların evin sürekliliğini sağlamak adına yaptığı alışverişler, sıklıkla bu etiketle açıklanmakta ve bu durum hem bireysel düzeyde suçluluk duygusunu beslemekte hem de toplumsal düzeyde ev içi emeğin görünmezliğini yeniden üretmektedir. Oysa bu davranışların önemli bir kısmı, psikopatolojik bir örüntüden ziyade, zihinsel yük olarak adlandırılan yapısal bir sorumluluğun sonucu olarak ele alınmalıdır.
Zihinsel Yük ve Ev İçi Emek
Zihinsel yük, ev içi işlerin yalnızca fiziksel olarak yapılmasını değil; planlanmasını, takip edilmesini, hatırlanmasını ve sürekliliğinin sağlanmasını kapsayan bilişsel ve duygusal emeği ve süreci ifade eder. Bu kavram, özellikle modern sosyoloji ve aile çalışmaları literatüründe kadınların ev içindeki görünmeyen emeğini açıklamak için kullanılmaktadır. Araştırmalar, ev içi sorumluluklar eşit olarak paylaşılsa dahi, bu organizasyonu ve takibi büyük ölçüde kadınların üstlendiğini göstermektedir.
Alışveriş davranışı da bu zihinsel yükün önemli bir parçasıdır. Market alışverişi yalnızca raflardan ürün seçmek değil eldeki mevcut kaynakların değerlendirilmesi, yakın gelecekteki ihtiyaçların öngörülmesi, bütçe dengesi, zamanlama ve olası aksaklıkların önlenmesi gibi çok katmanlı bir karar sürecini içerir. Bu nedenle sıklıkla yapılan alışveriş, her zaman dürtüsellik veya bağımlılık üzerinden açıklanamaz ve onarılamaz.
Onyomani ve İşlevsel Alışveriş Ayrımı
Onyomani kişinin ihtiyaç dışı, yineleyici ve kontrol edemediği satın alma davranışları sergilemesi, bu davranışların tekrarlayan düşünceler yaratması ve sosyal, mesleki ya da finansal işlevselliği belirgin biçimde bozması ile tanımlanır. Buna karşılık, evin sürdürülebilirliği için yapılan planlı ve işlevsel alışverişler bu tanımın dışında kalır. Ancak günlük dilde bu ayrım çoğu zaman gözetilmez ve kadınların sorumluluk temelli alışverişleri patolojik bir çerçeveye yerleştirilir.
Toplumsal Cinsiyet Normlarının Etkisi
Bu noktada toplumsal cinsiyet normlarının etkisi belirginleşir. Kadınların harcama davranışları tarihsel olarak daha fazla denetlenmiş, sorgulanmış ve ahlaki bir zeminde değerlendirilmiştir. Aynı ekonomik davranış, bağlama ve şahsa göre yatırım veya savurganlık olarak adlandırılabilmektedir. Bu ikili standart, kadınların kendi davranışlarını da şüpheyle değerlendirmelerine yol açarak olumsuz benlik algısının içselleştirilmesine neden olmaktadır.
Bu içselleştirme, bireysel bir zayıflıktan ziyade yapısal bir sorunun psikolojik düzeydeki yansımasıdır. Zihinsel yükün bir kişide yoğunlaştığı durumlarda, o kişi hem ihtiyaçları fark eden hem de bu ihtiyaçlar karşılanmadığında sorumluluğu üstlenip telafiye yönelen konumda kalır. Alışveriş davranışı ise bu kısır döngüde duyguların görünür hale geldiği basamaklardan sadece biri olur. Bu çelişkili pozisyon ve kaygan zemin aile düzeniyle sınırlı kalmayıp eğitim ve iş dünyasında hizmet davranışlarını görev tanımı gerektirmese dahi kadın çalışan ve / veya öğrencilerin yerine getirmesi beklentisiyle sürdürülmekte, uzun vadede tükenmişlik, suçluluk ve değersizlik duygularını beslemekte, bu psikolojik şiddete maruz kalan bireylerin benlik algısını olumsuz etkilemektedir.
Sorumlulukların Yeniden Yapılandırılması
Çözüm bireyin kendini daha az alışveriş yapmaya zorlamasından ibaret değildir. Asıl ihtiyaç, sorumlulukların yeniden yapılandırılması ve görünür kılınmasıdır. Öncelikle alışveriş davranışının kişisel bir özellik değil, bir süreç olduğu kabul edilmelidir. Listeleme, ortak planlama uygulamaları ve görev paylaşımı gibi araçlar, bu süreci bireysel hafızadan çıkararak kolektif bir zemine taşıyabilir.
Ardından zihinsel yükün adlandırılması ve ifade edilmesi önemlidir. “Ben sürekli markete gidiyorum” ifadesi yerine, “Evin ihtiyaçlarının takibini ben yapıyorum” demek davranışı asıl bağlamına yerleştirir. Bu dil değişimi, suçlayıcı olmadan durumu görünür kılar ve savunma ihtiyacını azaltır. Suçlayıp etiketlemek yerine işlevsel sorular yöneltmek dönüştürücü ve çözüm odaklı yaklaşıma destek olur. Bireyin ‘‘ Bu alışveriş hangi ihtiyaca hizmet ediyor? Karşılanmadığında ne aksıyor? ’’ gibi soruları yanıtlaması alışveriş davranışını patolojik etiketlemeksizin anlamlandırmaya alan açar.
Kabul ve Şefkatli Değerlendirme
Kabul, burada pasif bir razı oluş değil; gerçekliğin olduğu haliyle görülmesidir. Bireysel düzeyde şefkatli bir değerlendirme önemlidir. Sürekli alışveriş yapma ihtiyacı hisseden bir kadının kendine şu soruyu sorması anlamlı olabilir: “Bu davranışım bir boşluğu mu dolduruyor yoksa bir sistemi mi ayakta tutuyor?” Bu ayrım, suçluluk duygusunu azaltır ve daha sağlıklı sınırların korunmasına sağlam bir zemin hazırlar.
Kültürel açıdan kadınların evin ihtiyaçlarını karşılarken alışveriş bağımlısı olarak etiketlenmesi, çoğu zaman bilimsel bir tanımdan ziyade toplumsal bir kolaycılığın ürünüdür. Bu etiket, görünmeyen emeği örtme riski taşır. Oysa ihtiyaç olan şey, savunma değil; anlamlandırma, kabul ve yeniden düzenlemedir. Görünür kılınan her yük, paylaşılabilir hale gelir. Bu da hem bireysel ruh sağlığı hem de ilişkisel denge açısından gerçekçi bir başlangıç noktasıdır. Bu bağlamda ve birçok kültürde kadınların alışveriş davranışları çoğu zaman biyolojik eğilimler veya kadın doğası üzerinden açıklanır. Oysa bu tür iddialar, bilimsel temelden yoksun olup toplumsal ön yargıları güçlendirdiği kadar gerçekten alışverişe bağımlılık geliştiren ve bununla mücadele etmesi gereken birçok kadının doğru teşhis ve tedavi süreçlerini sekteye uğratır.
Nöroseksist Söylemler ve Gelecek Projeksiyonu
Kadınların alışverişe yönelimi, çoğunlukla ev içi sorumlulukların sürekli planlama, ihtiyaçları karşılama ve düzeni sağlama gibi görünmeyen zihinsel yüklerinden kaynaklanır. Ancak bu davranışlar, nöroseksist söylemlerle doğal bağımlılık veya kadınlara özgü zayıflık olarak etiketlenebilir. Bu yanlış etiketleme, kadınların gerçek psikososyal sorunlarının göz ardı edilmesine yol açar. Onyomani tanısının hatalı biçimde yapılandırılması, kadınların yaşadığı tükenmişlik, kaygı ve kimlik çatışmalarının toplumsal kökenlerini görünmez kılarak kısır ve bireysel bir patolojik döngüye indirger.
Çözüm odaklı bir yaklaşım, öncelikle nöroseksist söylemlerin sorgulanmasını ve bilimsel araştırmalarda toplumsal cinsiyet ön yargılarının azaltılmasını gerektirir. Klinik değerlendirmelerde, kadınların alışveriş davranışlarının yalnızca bireysel psikolojiyle değil, ev içi emeğin eşitsiz dağılımıyla da ilişkili olduğu dikkate alınmalıdır. Ayrıca, toplumsal farkındalık kampanyaları ve aile içi sorumlulukların eşit paylaşımını teşvik eden politikalar, bu yanlış tanıların önlenmesinde önemli rol oynar. Özetle nöroseksizm, kadınların onyomani tanısı alma sürecinde yapısal bir yanılgıyı beslemekte ve bu kadınların görünmeyen zihinsel yükünü daha da ağırlaştırmaktadır. Bu döngüyü kırmak hem bilimsel hem de toplumsal düzeyde daha adil ve sağlıklı bir yaklaşımın geliştirilmesiyle ve hayata geçirilmesiyle mümkündür.


