Salı, Temmuz 7, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Neden Kendimizle Baş Başa Kaldığımızda Huzur Değil de Huzursuzluk Hissederiz?

Kalabalıkların içinde yorulduğunu söyleyen pek çok insan, yalnız kaldığında da kendini iyi hissetmiyor. Gün boyu biraz sessizlik istediğimizi düşünüyoruz ama o sessizlik gerçekten geldiğinde elimiz hemen telefona gidiyor, televizyon açılıyor ya da zihnimizi meşgul edecek yeni bir şey arıyoruz. Çünkü bazen asıl zor olan yalnız kalmak değil, kendimizle baş başa kalmak oluyor.

İnsan, hayatın akışı içinde birçok rolle var olur. Bir evlat, bir arkadaş, bir eş, bir çalışan ya da bir ebeveyn olarak sürekli bir hareketin içindeyiz. Başkalarına yetişirken, sorumluluklarımızı yerine getirirken kendi iç sesimizi duymaya çoğu zaman fırsat bulamıyoruz. Fakat hayat biraz yavaşladığında, uzun zamandır ertelediğimiz duygular kapıyı çalmaya başlıyor.

Sessizlik aslında boşluk değildir. Sessizlik, insanın kendisiyle karşılaştığı yerdir. O yüzden bazı insanlar için huzur verirken, bazıları için rahatsız edici olabilir. Çünkü durduğumuzda yalnızca dinlenmeyiz; aynı zamanda özlemlerimizi, kırgınlıklarımızı, korkularımızı ve bastırdığımız düşünceleri de fark etmeye başlarız.

Günümüzde sürekli meşgul olmak neredeyse bir yaşam biçimine dönüşmüştür. Telefonlarımız, sosyal medya akışları, bitmeyen mesajlar ve yapılacaklar listeleri bizi sürekli dış dünyaya bağlıyor. Bu yoğunluk bazen gerçekten gerekli olsa da, bazen yalnızca içimizdeki sessizlikle karşılaşmamak için kullandığımız bir kaçış yolu olabiliyor. Çünkü insan, kendiyle baş başa kaldığında cevaplamak istemediği sorularla yüzleşmek zorunda kalabiliyor.

“Ben gerçekten mutlu muyum?”, “İstediğim hayatı mı yaşıyorum?”, “Neden hâlâ aynı kırgınlığı taşıyorum?” gibi sorular kalabalıkların içinde duyulmaz. Ama yalnızlıkta sesleri daha belirgin hâle gelir. İşte tam da bu yüzden bazı insanlar için yalnızlık dinlendirici değil, yorucu bir deneyime dönüşebilir.

Oysa insanın kendisiyle kurduğu ilişki, diğer bütün ilişkilerinin temelini oluşturur. Kendini tanımadan, neye ihtiyaç duyduğunu fark etmeden ve kendi duygularına alan açmadan gerçek bir iç huzur geliştirmek kolay değildir. Sürekli dışarıya yönelen bir dikkat, zamanla kişinin kendi iç dünyasına yabancılaşmasına neden olabilir.

Bir başka gerçek de şudur: Birçok insan çocukluğundan itibaren hep bir şeylerle meşgul olmaya, güçlü görünmeye ve duygularını ertelemeye alışmıştır. Üzüldüğünde oyalanmış, korktuğunda susmuş, kırıldığında ise yoluna devam etmesi öğütlenmiştir. Yıllar sonra yalnız kaldığında ortaya çıkan huzursuzluk, aslında hiç dinlenmemiş duyguların sessiz çağrısından başka bir şey değildir.

Bu nedenle bazı insanlar için yalnızlık, dinlenme alanından çok bir yüzleşme alanına dönüşür. Dış dünyanın gürültüsü azaldığında, insanın kendi içindeki sesler yükselmeye başlar. Uzun zamandır ihmal edilen ihtiyaçlar, ertelenen kararlar ve söylenmemiş cümleler bir anda görünür olur. Kaçtığımız şey bazen yalnızlık değil, kendimiz hakkında fark etmek istemediğimiz gerçeklerdir.

Fakat bu huzursuzluğu bir düşman gibi görmek de doğru değildir. Çünkü rahatsızlık hissettiğimiz yerler, aynı zamanda büyüme ihtimalimizin olduğu yerlerdir. İnsan kendini dinlemeyi öğrendikçe, eksiklerini kabul ettikçe ve duygularıyla savaşmak yerine onları anlamaya çalıştıkça yalnızlık yavaş yavaş korkutucu olmaktan çıkar. Yerini daha derin bir içsel tanışıklığa bırakır.

Kendimizle baş başa kalmayı öğrenmek, bir anda gerçekleşen bir süreç değildir. Bu, yavaş yavaş kurulan bir dostluk gibidir. İlk başta sessizlik rahatsız edebilir, düşünceler yorucu gelebilir. Ama insan kendini yargılamadan dinlemeyi öğrendikçe, yalnızlığın aslında bir eksiklik değil, bir temas alanı olduğunu fark eder.

Belki de mesele yalnız kalmak değildir. Mesele, uzun zamandır ihmal ettiğimiz kendimizle yeniden tanışmaya cesaret edebilmektir. Çünkü insan, kendi içinde huzur bulabildiğinde dış dünyanın gürültüsü eskisi kadar yorucu olmaz. Ve bazen en güvenli yer, kalabalıkların ortası değil; insanın kendi iç dünyasıdır.

Göksu Dilşat İnalkaç
Göksu Dilşat İnalkaç
Göksu Dilşat İnalkaç, lisans eğitimini Acıbadem Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamlamıştır. Yüksek lisans eğitimini Beykoz Üniversitesi Klinik Psikoloji programında sürdürmüş; bu süreçte insan davranışlarını, ruhsal süreçleri ve psikopatolojiyi hem kuramsal hem de uygulamalı düzlemde ele alma imkânı bulmuştur. Eğitim hayatı boyunca psikoloji alanındaki güncel yaklaşımları takip etmiş; çeşitli eğitim programlarına, atölye çalışmalarına ve mesleki gelişim odaklı etkinliklere katılarak bilgi birikimini sürekli olarak geliştirmiştir. Klinik psikoloji perspektifini, bireyin yalnızca bireysel ruhsal süreçleriyle sınırlı görmeyen; toplumsal, kültürel ve ilişkisel bağlamları da dikkate alan bir çerçevede ele almaktadır. Yazı çalışmalarında ruh sağlığı alanındaki konuları toplumsal meselelerle birlikte değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Köşe yazılarında bireyin yaşadığı psikolojik sorunların yalnızca kişisel değil, aynı zamanda sosyal dinamiklerle ilişkili olduğuna vurgu yapar. Modern yaşamın birey üzerindeki psikolojik etkileri, ilişkiler, duygusal sınırlar, toplumsal roller ve ruh sağlığı farkındalığı yazılarının temel odak noktaları arasındadır. Akademik bilgisini anlaşılır ve profesyonel bir dil aracılığıyla aktarmayı önemser, psikoloji bilgisinin yalnızca akademik çevrelerle sınırlı kalmaması gerektiğini savunur. Yazılarını, okuyucunun düşünmesini teşvik eden; bilimsel temeli olan, ancak gündelik hayatla temas eden bir yaklaşımla kaleme almaktadır. Amacı, ruh sağlığı alanında doğru bilgiyi yaygınlaştırmak ve bireylerin hem kendileriyle hem de yaşadıkları toplumla ilgili farkındalıklarını artırmaktır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar