Klinik pratiğimde sıkça karşılaştığım bir paradoks var: Dışarıdan bakıldığında zeki, yetenekli, üretken ve hatta estetik olarak dikkat çekici özelliklere sahip birçok insan, iç dünyasında kendini eksik, çirkin ve yetersiz hissediyor. Başarıları görünür; fakat benlik algıları kırılgan. Kapasiteleri ortada; ama iç sesleri acımasız. Bu nedenle kendi gerçekliklerine karşı kör ve sağır oluyorlar. Başarılarını şansa bağlıyorlar, sahip oldukları fiziksel ve ruhsal özelliklerde hep bir eksiklik arayıp buluyorlar. Bir eksiklik tamamlansa, oyun kilidi açılır gibi başka bir eksikliğin, zorluğun kilidi açılıveriyor, bu döngünün ne yazık ki sonu gelmiyor. İnsanın kendi ile olan ilişkisi ızdıraba dönüşüyor. Bunun yanı sıra, bütün bu iç dünyada olup bitenleri kişi kendinden menkul sanıyor.
“Ben böyleyim.” “Bu ses benim.” “Ben lanetliyim.” “Ben böyle doğdum.”
İçerideki eleştirel ses, kişinin kendi özü zannediliyor. Oysa çoğu zaman o ses doğuştan değildir. İçselleştirilmiş bir bakıştır.
Winnicott ve Aynalama Kavramı
Winnicott’çı kurama göre konuşacak olursam, çocuk kendini doğrudan tanımaz, kendini sevemez. Hatta bir öteki olmadan var olamaz. Bununla ilgili güzel bir kelime oyunu da yapar Winnicott. “Mother/other.” Annenin içindeki diğeri. Bebek için ilk ayna, annenin yüzüdür. (Anne kelimesinin yerine birincil bakım veren kelimesini de koyabiliriz.) Çocuğun canlılığı, merakı, heyecanı o yüzde yansıtılıyorsa; çocuk “varım” duygusunu içselleştirir. Ama annenin yüzünde kendi kaygısı, kendi yorgunluğu ya da kendi beklentisi baskınsa; çocuk kendini net biçimde göremez. Çocuk, kendine dair bilgileri bu ötekinin bakışından alır. O bakış neyi seçip büyüttüyse, benlik orada kök salar.
Eğer o bakış koşulluysa, çocuk performans üretir. Eğer o bakış eleştirelse, çocuk küçülür. Eğer o bakış yoksa, çocuk kendini göremez.
Gerçek Benlik ve Sahte Benlik
Bu noktada gerçek benlik ve sahte benlik ayrımı belirir. Gerçek benlik, spontane varoluşun tutulduğu yerde gelişir. Sahte benlik ise uyumun ürünüdür. Çocuk ilişkiyi kaybetmemek için kendi özgünlüğünü geri çeker. Beklenen şeye dönüşür. Çoğu zaman başarılıdır. Hatta parlayabilir. Ama içeride bir eksiklik hissi eşlik eder.
Klinikte gördüğümüz yetersizlik duygusu çoğu zaman kapasite eksikliğinden değil; erken dönemde yeterince aynalanmamış olmaktan doğar. Kişi başarı elde eder ama başarı benliğin merkezine yerleşmez. Takdir alır ama içselleştiremez. Çünkü bir zamanlar “olduğu haliyle yeterli” deneyimi sağlam biçimde kurulmamıştır.
Burada dikkatimi çeken başka bir gözlemim daha var: Aynı kişiler başka bir çocuğa baktıklarında son derece şefkatlidir. Onu çirkin, yetersiz ya da eksik görmezler. Sakarlığını sevimli, merakını değerli, kırılganlığını anlaşılır bulurlar. Hatta çoğu zaman kendi çocukluk fotoğraflarına baktıklarında bile o acımasız iç sesi duymazlar. Küçük hallerine yönelttikleri bakış daha yumuşaktır.
Peki bu şefkat neden bugünkü benliğe yöneltilemez?
Çünkü içeride konuşan ses çoğu zaman o ilk aynanın yankısıdır.
Bir çocuk aldığını geri verir. İçine hangi kelimeler bırakıldıysa, yetişkinlikte o kelimeler yankılanır. Eğer içine küçümseme yerleştiyse, içeride küçümseyen bir ses konuşur. Eğer içine şefkat yerleştiyse, içeride şefkatli bir ses oluşur.
Yeterince iyi Anne ve Güvenli Bağlanma
Çocuk edebiyatında bunun güçlü bir metaforu vardır. Seni Çok Seviyorum Kokuşuk Surat adlı kitapta çocuk annesine sorar: “Ya tek gözlü bir dev olsaydım? Ya bir bataklık canavarı olsaydım?” ve “Ya” soruları ile devam eder. Anne her defasında aynı şeyi söyler: “Yine de seni severdim. Yanında kalırdım.”
Bu romantik bir abartı değil; Winnicott’ın “yeterince iyi anne” kavramının duygusal karşılığıdır. Çocuğun varoluşunun tutulmasıdır. “Ne olursan ol, burada kalacağım.” mesajıdır.
Böyle bir deneyim yaşayan çocuk, kendi karanlık yanlarından korkmaz. Spontane varoluşunu bastırmak zorunda kalmaz. Sahte benlik geliştirmek yerine gerçek benliğini taşıyabilir. Yeterince sulanmış, güneş görmüş, bakılmış bir tohum gibi.
Bugün sıklıkla sosyal medyanın estetik algıyı bozduğundan söz ediyoruz. Elbette idealize edilmiş imgeler güçlüdür. Ancak güçlü bir iç dünya her algı operasyonuna teslim olmaz. Eğer kişi erken dönemde yeterince görülmüşse, dışarıdaki normları kendi değerinin ölçütü haline getirmez. Onları görür, ama kendini onlarla tanımlamaz.
Sorun çoğu zaman dış dünyanın gücü değil; içsel aynanın kırılganlığıdır.
Terapinin iyileştirici Gücü
Terapide olan şey de bazen geç kalmış bir aynalamadır. Danışanın yalnızca semptomları değil, kapasitesi de görülür. Yalnızca kırılganlığı değil, canlılığı da adlandırılır. Terapötik ilişki, sahte benliğin katılığını gevşetebilecek kadar güvenli olduğunda; geri çekilmiş gerçek benlik yavaşça ortaya çıkabilir.
Ve bazen iyileşme çok sade bir yerden gelir:
-
Kişinin kendi başarısını küçültmeden anlatabilmesi.
-
Kendine sahip çıkmayı bencillik saymaması.
-
İltifatı geri itmemesi.
-
Kendi çocukluk fotoğrafına baktığında hissettiği şefkati bugünkü benliğine de yöneltebilmesi.
Özetle, kendini “lanetli” zanneden pek çok yetişkinin hikâyesinde, aslında yeterince tutulmamış bir çocuk vardır. İçsel eleştirmen doğuştan değildir; çoğu zaman ilişkisel bir mirastır. Ve belki de iyileşme, bu mirası sorgulayabildiğimiz ve reddi miras yapabildiğimiz yerde başlar. Çünkü insan sandığı kadar sabit değildir. Çocukken içine ne konduysa onu taşıyabilir; ama yetişkinlikte içine ne koyacağını seçme ihtimali de vardır. Gerçek benlik, bazen yıllarca geri çekilmiş olabilir. Ama tamamen yok olmaz. Yeterince güvenli bir ilişkide, yeterince şefkatli bir bakışta, yeniden filizlenebilir.
Eleştirel iç Ses için Soru Çalışmaları
-
“Bu ses gerçekten benim mi?”
-
“Yoksa bir zamanlar bana bakmış bir yüzün yankısı mı?”
-
“Bu ses kadın mı erkek mi?”
-
“Bu ses kaç yaşında?”
-
“Bu sesin bir ismi olsa ne olurdu?”


