“Yarın başlarım.” Muhtemelen bu cümleyi en az bir kez kurmuşuzdur. Teslim tarihi yaklaşan bir ödev, uzun süredir ertelenen bir doktor randevusu ya da cevaplanmayı bekleyen bir e-posta… Yapılması gerektiğini bildiğimiz hâlde sürekli ertelediğimiz işler, çoğu zaman kendimizi suçlamamıza neden olmaktadır.
Toplumda erteleme davranışı çoğu zaman tembellik, isteksizlik ya da disiplinsizlik olarak değerlendirilmektedir. Ancak psikoloji bilimi bu davranışın görünen yüzünün ardında çok daha karmaşık süreçlerin bulunduğunu ortaya koymaktadır. Güncel araştırmalar, ertelemenin çoğu zaman zaman yönetimi problemi değil, duygu yönetimi problemi olduğunu göstermektedir.
Erteleme davranışı, yapılması planlanan bir görevin olumsuz sonuçları bilinmesine rağmen isteyerek geciktirilmesi olarak tanımlanmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bireyin görevi yapabilecek durumda olmasına rağmen onu sürekli sonraya bırakmasıdır. Yani erteleme yalnızca zamanı iyi kullanamamak değildir; kişinin kısa süreli rahatlamak amacıyla uzun vadeli hedeflerinden ödün vermesidir.
Beynimiz, bizi rahatsız eden duygulardan kaçınmaya eğilimlidir. Yapılması gereken görev kaygı, başarısızlık korkusu, belirsizlik ya da sıkıntı gibi olumsuz duygular uyandırıyorsa, beyin bu rahatsızlığı azaltmanın en kolay yolunu seçerek görevi erteler.
Bir projeye başlamayı düşündüğünüzü hayal edin. Aklımızdan ilk olarak “Ya iyi yapamazsam?”, “Çok uzun sürecek.”, “Nereden başlayacağımı bilmiyorum.” gibi düşünceler geçebilir. Bu düşünceler beraberinde kaygı ve stresi de getirir.
Bu noktada erteleme devreye girer. Görevi ertelediğinizde, o an hissedilen kaygı kısa süreliğine azalır. Bu durum olumsuz pekiştirme ile açıklanır. Kaygı ortadan kalktığı için beyniniz “ertelemek işe yaradı” mesajını alır ve aynı yöntemi gelecekte tekrar kullanmaya daha yatkın hâle gelir.
Ancak bu rahatlama geçicidir. Teslim tarihi yaklaştıkça kaygı daha da artar ve kişi çoğu zaman daha büyük bir stres altında çalışmak zorunda kalır. Böylece erteleme, kısa süreli rahatlama sağlayan ama uzun vadede stresi büyüten bir döngüye dönüşür.
Dikkat dağınıklığı, düşük öz düzenleme becerileri, belirsiz hedefler, yoğun dijital uyaranlar ve tükenmişlik de ertelemeyi artırabilen diğer faktörler arasında yer almaktadır. Özellikle sürekli bildirimlerle bölünen dijital dünyada dikkatin yeniden toparlanmasını zorlaştırarak göreve başlamayı daha da güçleştirebilir.
Erteleme yalnızca tamamlanmamış işler anlamına gelmez. Sürekli ertelenen görevler zamanla suçluluk, yetersizlik hissi ve öz güven kaybını da beraberinde getirebilir. Yapılan araştırmalar, kronik erteleme davranışının daha yüksek stres düzeyi, kaygı belirtileri ve yaşam doyumunda azalma ile ilişkili olduğunu göstermektedir.
Erteleme davranışı, dışarıdan bakıldığında basit bir alışkanlık gibi görünse de çoğu zaman zihnimizin bizi rahatsız edici duygulardan korumaya çalışmasının bir sonucudur. Ancak kısa süreli rahatlama sağlayan bu kaçınma stratejisi, uzun vadede stresi ve pişmanlığı artırabilmektedir. Belki de kendimize sormamız gereken soru “Neden bu kadar tembelim?” değil, “Bu görevi düşündüğümde hangi duygudan kaçıyorum?” olmalıdır. Çünkü bazen çözüm, zamanı daha iyi yönetmekten önce duygularımızı daha iyi anlamaktan geçer.


