Bu yazı, hissettiğimiz duyguları görmezden gelmek yerine, onları kabul ederek yaşamanın bize neler kazandırdığına odaklanmaktadır.
İçinde bulunduğumuz çağda, sürekli mutlu olmamız gerektiği yönünde verilen mesajlar; acı, hüzün ve utanç gibi duyguları deneyimlememizi zorlaştırmakta ve bizi sahte mutluluk, duygu bastırma ve psikolojik farkındalık açısından “zehirli” bir dengeye yönlendirmektedir. Özellikle sosyal medyada mutluluğu zorunlu kılan paylaşımlar, mutsuz hissettiğimiz anlarda bu duygunun yasaklanması gerektiği algısını bilinçaltımıza yerleştirmekte; böylece birey, farkında olmadan yapay ve sürdürülemez bir mutluluk haline tutunmaya zorlanmaktadır.
Duygu ve Eylem İlişkisi
Depresif hissedilen dönemlerde yürüyüş yapmak, doğayla temas kurmak ya da bedeni harekete geçirmek sıkça önerilir ve bu öneriler temelsiz değildir. Ancak bu önerileri her zaman doğru bir şekilde aktarabildiğimizi söylemek güçtür. Çünkü birçok insan, yürüyüşe çıkmak ya da bir aktiviteye başlamak için önce mutlu hissetmesi gerektiğine inanır.
Oysa Şükrü Uğuz’dan alınan bir eğitimde dile getirilen şu ifade, bu bakış açısını dönüştürücü biçimde ele alır:
“Yürüyüş yapmak için mutlu olmana gerek yok; mutsuzken de yürüyebilirsin.”
Bu yaklaşım, eylemin duyguya bağlı olmadığını; aksine duygunun, eylemle birlikte dönüşebileceğini göstermektedir.
Duyguların Doğası: Hepsi Birer Misafir
Günlük yaşamda yapılması gerekenleri yalnızca mutlu hissettiğimizde yapabileceğimiz inancı, mutluluğa yüklediğimiz aşırı anlamdan kaynaklanmaktadır.
Oysa mutluluk, şaşkınlık, öfke, korku, tiksinme ve üzüntü gibi tüm temel duygular, insan deneyiminin doğal ve gerekli parçalarıdır. Bu duyguların her biri hayatımızda birer “misafir” olarak yer alır ve kabul edilmeyi bekler.
Duygu Bastırma ve Sonuçları
Duygular bastırıldığında ortadan kaybolmaz; yalnızca ifade alanı değiştirerek bedende, ilişkilerde ve ruhsal belirtilerle kendini göstermeye devam eder.
Bastırma, duygularla baş etmenin bir yolu değil; onların dolaylı ve çoğu zaman daha yıpratıcı biçimlerde geri dönmesine zemin hazırlayan bir süreçtir. Bu nedenle duyguları misafir etmekten kaçtığımızda, kendimizi “mutlu olmak zorunda” bırakarak özellikle öfke ya da üzüntü gibi bize önemli bilgiler taşıyan duyguları bastırırız. Böylece gerçek deneyimlerimizin bize sunabileceği farkındalık alanını daraltmış oluruz.
İyileşmenin Yolu: Kabul ve Farkındalık
İyileşme, ancak duygularımızı hissederek ve bu duygular aracılığıyla kendimize dair farkındalık geliştirerek mümkün olabilir.
Hayatımıza gelen her duyguyu, bize sunduğu öğretilerle birlikte kabul etmek; insan olmanın ayrılmaz bir parçası olan düşünme ve anlamlandırma yetisini onurlandırmaktır. Ancak bu şekilde, ruhsal gelişimimizi besleyen içsel bilgeliğe erişebiliriz.
Duygularımızı bastırmak yerine onları misafir etmeyi seçtiğimizde, iyileşmenin kapısını aralamaya başlarız.
Misafirhane Şiiri
Bu yaklaşımı en yalın ve derin biçimde anlatan metinlerden biri, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin “Misafirhane” şiiridir:
İnsan varlığı bir misafirhanedir.
Her sabah yeni bir misafir gelir.
Bir sevinç, bir bunalım, bir kötülük;
Bir anlık farkındalık gibi
Beklenmedik bir ziyaretçi…
Hepsini karşıla, hepsine iyi davran!
Karanlık bir kalabalık olsalar bile,
Evini eşyadan boşaltıp süpürüyor olsalar da,
Yine de her misafiri onurla ağırla.
Belki de seni yeni bir sevince hazırlıyordur.
Karanlık düşünce, utanç, kötülük;
Kapıda gülümseyerek karşıla
Ve içeri buyur et.
Çünkü gelen her şey,
Öte taraftan bir kılavuz olarak gönderilmiştir.


