İnsan nereye aittir? Ya da yaşamına devam etmek için bir yere ait olmak zorunda mıdır? Bazı insanlar, kendilerinin bir yere ait olmadıklarını ve bu durumun onlara mutsuzluk getirdiğini, hep bir arayış içinde olduklarını dile getiriyorlar. Peki, bir yere ait olmak nedir? Aslında ait olmanın spesifik tek bir tanımı yoktur. Bazen bir mesleğe, bir ilişkiye, bir eve ve bunun gibi daha pek çok alanda ait olmanın ya da olamamanın getirdiği duygular vardır. En temelden baktığımızda, insanın aidiyet duygusunu hissetmesi için vatandaşı olduğu güvenli, yaşanılabilir ve en önemlisi temel insan haklarının korunduğu, güvende olduğu bir ülkeye ve devamında ailesinin yanında olduğu bir eve ihtiyacı vardır. Aslında aidiyet duygumuz, en temelde bu iki bileşenin bir araya geldiği durumlarda oluşur. Bunun yanında iş, arkadaşlık ve ilişkiler içerisindeki aidiyet duygusu da ele alınacak diğer konulardır.
İnsan; doğduğu ülkeyi, aileyi, o ülkenin ve ailenin kurallarını, geleneklerini kendi seçemiyor. Mesela, doğduğunuz ülkede en temel hakkınız olan yaşama hakkınız güven altında değilse, orada ait olma duygusundan çok daha önemli olan yaşamda kalma mücadelesi ön plana çıkıyor. İçinde kendinizi güvende hissettiğiniz bir eviniz olmuyor. Bir yaprak gibi oradan oraya savruluyorsunuz. Dahası, bu mücadelede sürekli sevdiklerinizle sınanıyorsunuz. Bazen belli kayıplar veriyorsunuz ve elinizden hiçbir şey gelmiyor. Kaplumbağa misali eviniz, aileniz, hayalleriniz her şeyiniz sırtınızda kocaman bir yük ile oradan oraya savruluyorsunuz. Aslında burada ait olmaktan çok olamamayı ve bunun ne kadar acı olduğunu vurgulamak istedim. Yani her şeyin başında bazı temel ihtiyaçlarımızın, “yaşama hakkımızın” karşılanması gerekiyor ki ondan sonra duyguları konuşabilelim. Bu bölümde, hâlâ bugün yaşamı ailesi tehdit altında olan insanların ve mücadelelerinin bir gün son bulmasını diliyorum.
Benim Köklerim Nerede?
Aile; her şeyin başladığı ve şekillendiği, insanın dünyaya bıraktığı ilk köklerdir. Aslında ait olma duygusunun pekiştirildiği ve ileriki yaşamlara etkisinin sürdüğü çok önemli bir aşamadır. Benim tanımıma göre; ailede ait olma duygusu yargısız kabulle başlar. Birbirini eksiklerle, kusurlarla ve hatalarla kabul edebilmek, birbirini şefkatle kucaklamak ve en önemlisi aralarındaki bağı sevgi ile filizlendirmek gerekir. Bütün bunlar olduğunda, şartlar her ne olursa olsun kişiler bulundukları yerde kendilerini ait hissederler. Çünkü ait hissetmenin en temel koşulu kabul görmek, sevilip sarmalanmak ve kendini güvende hissetmektir.
Ailelerin kültürleri, gelenekleri ve maddi durumları ne olursa olsun, şefkatin ve sevginin olduğu ailelerde kurulan bağ çok daha güçlüdür. Aksi halde, çocuğun kabul görmediği, kendisinin ve düşüncelerinin görülmediği, sevilmediği ve sayılmadığı hiçbir ortamda aidiyet duygusunu yaşamasını bekleyemeyiz. Bunun sonucunda yalnızlaşan o çocuklar, hiçbir yerde kabullenilmediklerini, hiçbir yere ve topluluğa ait olmadıklarını düşünüyorlar. Ve sonra ne mi oluyor? Bir grubun, topluluğun içerisine dahil olmak istiyorlar. Bazen bunun tehlikeli sonuçları oluyor ve geri dönülmez durumlarla karşı karşıya kalınabiliyor. Bu durumun yıkıcı sonuçlarını yaşamamak için şartlar bizden yana değilse, kendi şartlarımızı oluşturduğumuz, kendi yolumuzda yaşanılabilir bir hayat planı yapmak kendimize yapacağımız en büyük iyilik olacaktır. Ve bu iyiliği fazlasıyla hak ediyoruz. Hayatta olumsuzluklar, talihsizlikler ve “benim hayatım niye böyle?” sorgulamaları her zaman olacak. Ama biz harekete geçmedikçe hayat bizi beklemeyecek, akıp gidecek. Akıntıya kapılmak yerine, akıntının yönünü belirleyelim.
Aidiyet Duygusu’nun Hayata Yansımaları
Aidiyet duygusunu hayatın pek çok alanında hissediyoruz. Hayatın içerisindeki ilişkilerde, yaptığımız işlerde ve kurduğumuz arkadaşlıklarda. İnsan, ilişkilerden bağımsız bir varlık değildir; süreklilik ve kabul içeren bağlara ihtiyaç duyar. Bu konuyla ilgili yapılmış birkaç araştırmadan bahsedeceğim. Hagerty ve arkadaşları (1992), aidiyet duygusunun ruh sağlığıyla ilişkisini incelemişlerdir. Özellikle bireyin kendini “bir sistemin parçası” olarak hissetmesinin psikolojik etkileri araştırılmıştır. Sonuçlar şunu göstermiştir: Aidiyet duygusu zayıf olan bireylerde anksiyete ve depresif belirtiler daha sık görülmektedir. Kendini bir gruba ait hisseden bireylerde ise psikolojik dayanıklılık daha yüksektir. Aidiyet, sadece sosyal değil, aynı zamanda duygusal bir güven alanıdır.
Diğer bir çalışmada ise aidiyet duygusunun kişinin akademik başarısıyla ilişkisinin incelendiği bir araştırma yapılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre; “aidiyet eksikliği” yaşayan öğrencilerde başarı düşüklüğü ve sosyal çekilme görülmüştür. Aidiyet algısı güçlendirilen öğrencilerde ise akademik performans artmıştır (Walton & Cohen, 2011). Bu iki araştırmanın ortak sonucuna göre, bireyin aidiyet duygusunu hissetmediği durumlarda hem psikolojik hem akademik olarak birçok sorunla karşı karşıya kaldığını görüyoruz. Fakat aidiyet duygusu karşılandığında bireyde duygusal denge ve psikolojik iyi oluş artmaktadır. Tabi hayatındaki diğer alanlarda da bu iyi oluş halinin olumlu yansımalarını görüyoruz.
Son
Aidiyet, insanın yalnız olmadığını hissetmesidir. Bazen bir ailede, bazen bir dostlukta, bazen de emek verdiği bir meslekte kök salar. İnsan, kendini değerli ve kabul edilmiş hissettiği yerde büyür, güçlenir ve kendisi olabilir. Belki de bu yüzden hayat boyu aradığımız şey, bir yerden çok ait hissedebildiğimiz insanlardır. İnsanlar, hayat ve insanların hiçbir zaman tam anlamıyla beklentilerini karşılayamayacağını gözden kaçırıyor. Buradan varacağımız sonuç, hayatımızın odağının kendimizde olmasıdır. Kendimizden umudu hiçbir zaman yitirmezsek, o zaman aradığımız mutluluk bizimle olacaktır.
Kaynakça
Baumeister, R. F., & Leary, M. R. (1995). The need to belong: Desire for interpersonal attachments as a fundamental human motivation. Psychological Bulletin, 117(3), 497–529. https://doi.org/10.1037/0033-2909.117.3.497
Goodenow, C. (1993). Classroom belonging among early adolescent students: Relationships to motivation and achievement. Journal of Early Adolescence, 13(1), 21–43. https://doi.org/10.1177/0272431693013001002
Hagerty, B. M., Lynch-Sauer, J., Patusky, K. L., Bouwsema, M., & Collier, P. (1992). Sense of belonging: A vital mental health concept. Archives of Psychiatric Nursing, 6(3), 172–177. https://doi.org/10.1016/0883-9417(92)90028-H
Kahn, W. A. (1990). Psychological conditions of personal engagement and disengagement at work. Academy of Management Journal, 33(4), 692–724. https://doi.org/10.2307/256287
Walton, G. M., & Cohen, G. L. (2011). A brief social-belonging intervention improves academic and health outcomes of minority students. Science, 331(6023), 1447–1451. https://doi.org/10.1126/science.1198364
Ryan, R. M., & Deci, E. L. (2000). Self-determination theory and the facilitation of intrinsic motivation, social development, and well-being. American Psychologist, 55(1), 68–78. https://doi.org/10.1037/0003-066X.55.1.68


