İnsanlık tarihi boyunca antik çağdan günümüze rüyalar, hem korku hem de merak uyandıran bir konu olmuştur. Antik çağda tanrılar ile alakalı olduğu düşünülen rüyalar günümüzde beyin aktiviteleri ile açıklanmaktadır. Rüyaların geçmişine biraz daha ayrıntılı bakacak olursak eskiden rüyalar aslında ilahi mesajların bir aracısı olarak görülüyordu. Eski Mısır’da rüyaların böyle mesajlar olduğuna inanılır ve rüyaları yorumlamak için özel rahipler bulunurdu. Antik Yunan’da ise rüyalar çoğu zaman kehanetler olarak ele alınırdı. Hatta asklepion adı verilen tapınaklarda insanlar uyuyarak şifa rüyaları görmeye çalışırdı.
Günümüzde popüler destanlar olan İlyada ve Odysseia destanları, rüyalar aracılığıyla tanrıların insanlara seslendiğini içeren sahnelerle bu inançlara örnek oluşturur. Roma İmparatorluğu’nda ise krallar bir konu hakkında karar verirken gördükleri rüyalardan esinlenmekteydi. Aslında geçmişte rüya yorumcularından tutun falcılara kadar herkesin dilinde olan bu rüya tabirleri günümüzde de aynı popülerliğini sürdürmektedir. Özellikle günümüzde Google’da “rüya tabirleri” aramaları popülerleşmekte ve sosyal medyada rüya yorumlarını paylaşma trendi de günden güne artmaktadır.
Peki rüyalar sadece beynin biyolojik faaliyetlerinin artıkları mı yoksa gerçekten bize bir şeyler anlatmaya mı çalışıyor? Bu sorunun en ilgi çekici cevaplarından birini de Carl Gustav Jung vermiştir.
Jung’un Rüya Teorisi ve Freud’dan Ayrıldığı Noktalar
Jung’un rüya teorisine genel olarak baktığımızda bazı konular gibi bu konuda da bir dönem yakın olduğu Freud’dan esinlendiği ve ayrıştığı noktalar olduğunu söylemek mümkündür. Freud, rüyaların bastırılmış arzuların gizli tatmini olduğunu, yani geçmişte yaşanmış ama bilinç tarafından kabul edilmeyen şeylerin bugünkü izdüşümü olduğunu savunur.
Jung ise rüyaların bilinç ve bilinçdışı arasında telafi edici bir denge mekanizması olduğunu söylemiştir. Kısacası rüyalar, bilinçdışının bize gönderdiği sembolik mesajlardır. Bilinç bir yönde tek taraflı ilerlediğinde rüya dengeyi sağlamak için karşıt mesajlar üretir. Ona göre rüyalar sadece geçmişten değil gelecekten de izler taşımaktadır. Yani bireyin bireyleşme süreci boyunca yol göstericidir. Ancak bu, kehanet gibi geleceği bilme olarak anlaşılmamalıdır; daha çok kişinin henüz bilinçli olarak fark etmediği eğilimleri ve potansiyelleridir.
Kolektif Bilinçdışı ve Arketipler
Jung’un rüyalarla ilgili açıklamalarının en dikkat çekici yanları kolektif bilinçdışı ve arketiplerdir. Ona göre rüyalar insanlığın ortak hafızasında bulunan evrensel imgeleri içerir. Bu imgeler arketiplerdir. Kahraman, gölge, anima/animus gibi arketipler kültürden kültüre farklılık gösterse de benzerlikleri de mevcuttur.
Bugün popüler kültürde bu arketiplerin hala canlı olduğunu görebiliriz. Harry Potter filmindeki büyücü figürleri ya da korku içerikli bilgisayar oyunlarındaki karanlık düşmanlar bu canlılığa örnek olarak verilebilir.
Bireyleşme Süreci ve Rüyaların Rehberliği
Jung’un değindiği bir diğer önemli kavram da bireyleşme kavramıdır. Bireyleşme, kişinin kendi potansiyelini gerçekleştirmesi ve sahip olduğu çeşitli yönlerini bir arada toplayabilmesidir. Bu süreçte rüyalar yön gösterici bir pusula işlevi görür.
Özellikle insanın kendine yönelttiği “Ben kimim?” sorusunun cevabı aslında rüyalarımız sayesinde açığa çıkabilir. Rüyalar bizim belirli yanlarımızı görünür kılar. Kimi zaman korkularımızı, kimi zaman da kendimize ait güçlü yanlarımızı göz önüne serer. Kişi bu sayede kendisi ile de daha derin bir bağ kurabilir.
Modern Dünyada Jung’un Rüya Teorisi
Bugün Jung’un rüya teorisi sadece terapi seanslarında değil birçok alanda da kullanılmaktadır. Jungyen terapistler hastaların rüyalarını birlikte çalışarak onların ruhsal süreçlerini daha iyi anlamaya çalışır. Rüyalar, hastaların bilinçli anlatışında gizlenen çatışmaları gözler önüne serebilir.
Aynı zamanda sanat dallarında da bu izleri gözlemlemek mümkündür. Örneğin Salvador Dali gibi sürrealist ressamlar rüyaların sunduğu imgeleri kullanarak eserlerini ortaya çıkarmıştır. Sinema da (örneğin Inception filmi) rüyaların sınırlarını zorlayan konuları ele almaktadır.
Aslında bu açıdan bakarsak günümüzde rüyaların işlevinin yalnızca biyolojik olduğunu söylemek yetersiz kalmaktadır. Rüyaların anlam üretme gücü Jung’un bu konu hakkında teorilerinin güncel kalmasını sağlamaktadır. Jung’un rüya teorisi bize, rüyaların kendi içsel yolculuğumuzu ihmal etmememiz gerektiğini hatırlatan önemli bir işleve sahip olduğunu söyler.
Belki de bu yüzden gecenin bir yarısı ya da sabahları uyandığımız zaman gördüğümüz bir rüya bizi çok derinden etkileyebilmektedir. Rüyalarımıza dikkat edersek bazen kendimizle ilgili kaybettiğimiz bir noktayı yeniden bulabilir ya da hiç tahmin edemeyeceğimiz yollara sürüklenebiliriz.
Modern dünyada, günlük hayatımızda ne kadar hızlı koşarsak koşalım, uyku sırasında gördüğümüz rüyalar bize içsel yolculuğumuzu anlatmaya devam etmektedir.
Peki siz son gördüğünüz rüyanızın size ne anlatmaya çalıştığını düşündünüz mü?
Kaynakça
Abraham, K., & White, W. A. (1912). Dreams and myths. The Journal of Nervous and Mental Disease, 39(5), 343–350. https://doi.org/10.1097/00005053-191205000-00001
Shamdasani, S. (2003). Jung and the making of modern psychology: The dream of a science. Cambridge University Press.
Kavut, S. (2020). Carl Gustav Jung: Kavramları, kuramları ve düşünce yapısı üzerine bir inceleme [Carl Gustav Jung: A study on his concepts, theories and philosophy]. International Journal of Cultural and Social Studies (IntJCSS), 6(2), 681–695. https://doi.org/10.46442/intjcss.620975
Cartwright, R. (2013). History of the study of dreams. In Encyclopedia of Sleep (pp. 124-128). Elsevier. https://doi.org/10.1016/B978-0-12-378610-4.00028-0


