Her Şey Yolunda Giderken Neden Zorlanırız?
Bazı insanlar hayatlarında her şey yoluna girmeye başladığında, tam da iyi hissetmeleri gerekirken açıklanamaz bir huzursuzluk yaşar. Yeni bir ilişki, beklenmedik bir başarı, maddi bir rahatlama ya da terapide belirgin bir ilerleme… Tüm bu olumlu gelişmeler, içsel bir gerilimle gölgelenir. Sanki içlerinde görünmez bir hakem vardır ve düdüğü çalar: “Bu kadar iyi olamaz.”
Bu noktada çoğu kişi bunun kaygı ya da şanssızlık olduğunu düşünür. Oysa psikolojik açıdan bakıldığında, bu geri çekilişin arkasında çoğu zaman derin ve kronik bir suçluluk örgüsü bulunur. Suçluluk, yalnızca geçmişe dair bir duygu değil; aynı zamanda geleceği sabote eden güçlü bir içsel mekanizmadır.
Suçluluk Bir Duygudan Fazlasıdır
Suçluluk çoğu zaman ahlaki bir pusula gibi anlatılır: Hata yaptığımızı fark etmemizi sağlar, sorumluluk almaya iter. Ancak klinik psikolojide suçluluğun iki farklı biçimi ayırt edilir. Birincisi durumsal suçluluktur. Yapılan davranışla ilişkilidir ve telafi edilebilir. Kişi hatasını fark eder, onarmaya çalışır ve yoluna devam eder.
İkincisi ise kişilikle bütünleşmiş suçluluktur. Bu biçimde suçluluk, artık “Ne yaptım?” sorusundan çıkar, “Ben neyim?” sorusuna dönüşür. Kişi kendisini kusurlu, eksik ya da başkalarının hayatını zorlaştıran biri olarak algılar. Araştırmalar, bu ikinci tür suçluluğun özellikle çocuklukta koşullu sevgi, aşırı eleştirel ebeveynlik ve duygusal ihmal ile ilişkili olduğunu göstermektedir (Tangney & Dearing, 2002). Böyle bir iç dünyada büyüyen birey, sevilmenin ancak bedel ödeyerek mümkün olduğuna inanır.
Kendini Sabote Etme Davranışları Nereden Gelir?
Kronik suçluluk taşıyan bireylerde sıkça görülen bir örüntü vardır: kendini sabotaj. Bu kişiler iyi bir ilişkiyi anlamsız tartışmalarla zedeler, maddi olarak rahatladıklarında riskli harcamalar yapar ya da terapide ilerleme kaydettiklerinde seansları aksatmaya başlar.
Bu davranışlar çoğu zaman “kendine zarar verme” olarak yorumlansa da, psikanalitik ve bilişsel yaklaşımlar daha farklı bir noktaya işaret eder. Suçluluk taşıyan zihin, içsel bir adalet sistemi kurar. İyi hissetmek, cezayı hak etmeyenlerin ayrıcalığıdır. Dolayısıyla kişi, iyiliği bilinçdışı düzeyde dengesiz bulur ve bu dengeyi bozmak ister.
Baumeister ve arkadaşlarının (1994) çalışmalarına göre, suçluluk duygusu yoğun olan bireyler, uzun vadede kendilerine fayda sağlayacak kararları erteleme ya da tamamen reddetme eğilimindedir. Çünkü iyilik, içsel mahkemede hâlâ “şüpheli”dir.
Terapide Suçluluğun Gizli Direnci
Terapi odasında suçluluk çoğu zaman doğrudan konuşulmaz. Danışan daha çok kaygıdan, öfkeden ya da ilişkisel sorunlardan söz eder. Ancak terapi ilerledikçe, özellikle danışan kendini daha iyi hissetmeye başladığında, beklenmedik bir direnç ortaya çıkabilir. Seans iptalleri, terapiste yönelik değersizleştirme ya da “Bunlar bana göre değil” düşünceleri bu direncin dışavurumlarıdır.
Bu noktada suçluluk, iyileşmeye karşı sessiz bir sabotajcıya dönüşür. Çünkü iyileşmek, kişinin kendisiyle ilgili temel inancını tehdit eder: “Ben iyi olmayı hak etmiyorum.” Klinik gözlemler, kendine yönelik sert yargıları olan danışanların terapiyi yarıda bırakma oranlarının daha yüksek olduğunu göstermektedir (Gilbert, 2010).
Uzlaşma: Geçmişi Değil Kendini Serbest Bırakma
Suçlulukla çalışmanın kilit noktası, geçmişi değiştirmeye çalışmak değil; geçmişle uzlaşabilmektir. Uzlaşma, yapılanları onaylamak anlamına gelmez. Aksine, kişinin kendi insanlığını kabul etmesiyle ilgilidir. “Ben o koşullarda, o kaynaklarla, o farkındalıkla bunu yapabildim” diyebilmek; suçluluğun mutlak yargısını yumuşatır.
Şefkat temelli terapiler, suçlulukla çalışırken kişinin içsel eleştirmenini fark etmesini ve onun yerine daha kapsayıcı bir iç ses geliştirmesini hedefler (Neff, 2003). Bu süreçte amaç, kişiyi “temize çıkarmak” değil; onu hayatın içinde tutabilecek kadar esnetmektir.
İyi Hissetmeye İzin Vermek
Bazı insanlar için acı tanıdıktır, iyilik ise yabancı. Suçluluk, kişiyi acıya bağlayan görünmez bir ip gibidir. Ancak bu ip çözüldüğünde, kişi yalnızca geçmişin yükünden değil, geleceğin sabote edilmesinden de özgürleşir. İyi hissetmek, bir ödül değil; insan olmanın doğal bir parçasıdır. Suçluluk bunu inkâr ettiğinde, hayat daralır. Ama suçluluk anlaşıldığında ve dönüştürüldüğünde, kişi nihayet iyiliği taşıyabilecek bir özşefkat ve farkındalık alanı yaratır.
KAYNAKÇA
Baumeister, R. F., Stillwell, A. M., & Heatherton, T. F. (1994). Guilt: An interpersonal approach. Psychological Bulletin, 115(2), 243–267. https://doi.org/10.1037/0033-2909.115.2.243
Gilbert, P. (2010). Compassion focused therapy: Distinctive features. Routledge.
Neff, K. D. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101. https://doi.org/10.1080/15298860309032
Tangney, J. P., & Dearing, R. L. (2002). Shame and guilt. Guilford Press.


