Felsefe ve bilim tarihi boyunca “insan” kavramı, diğer tüm canlılardan yalıtılmış, özel bir kaide üzerine yerleştirilmiştir. Descartes’ın insan olmayan hayvanları “ruhsuz otomatlar” olarak etiketlemesinden bu yana, Bilinç sadece Homo sapiens’e özgü bir ayrıcalık gibi pazarlanmıştır. Ancak bugün, söz konusu kurguyu bilimsel verilerle incelediğimizde, meydana devasa bir “Tümevarım Yanılgısı” (Fallacy of Induction) çıkar.
Oysa bu yanılgının tabutuna son çiviyi, 2012 yılında aralarında fizikçi Stephen Hawking ve hesaplamalı sinirbilimci Philip Low’un da bulunduğu farklı disiplinlerden duayen bilim insanları çakmıştır. İmzalanan “Cambridge Bilinç Deklarasyonu”nda şu ifade açıkça yer alır:
“İnsan olmayan hayvanlar, bilincin nöro-anatomik, nöro-kimyasal ve nöro-fizyolojik altyapılarına sahiptir.”
Yani bilimsel konsensüs nettir: Bilinç, insan türünün tekelinde değildir.
Bu muazzam bilgi, kendini kendi kendisine hapseden insanları, sentetik zindanlarından dışarı davet eder. Başka bir deyişle insanların bu dünyada yalnız olmadığını, keşfedecek, tanışacak son derece özgün potansiyel dostları olduğunu bildirir.
Zekânın Türü Yoktur: De Waal ve Yakınsak Evrim
Hâkim kültür, “insan türü zekidir, diğerleri değildir” gibi yüzeysel bir genelleme yapar.
Gelgelelim primatolog Frans de Waal, Are We Smart Enough to Know How Smart Animals Are? isimli çalışmasında bu kibri şöyle ifşa etmiştir:
“Ona kadar saymak, insan olmayan bir hayvanın yaşam amacıyla örtüşmeyebilir. Buna karşılık insanlar da 20.000 tohumu farklı yerlere saklayıp aylar sonra çoğunu eliyle koymuş gibi bulma konusunda başarılı değiller.”
Zekâyı sadece “insan gibi düşünmek” olarak tanımlamak, türcü bir yanılsamadır. Bu çarpıtma herkes için zararlıdır. Nitekim doğa, dünya ve evren içindeki tüm duyarlı canlılarla bir bütündür. Böyle ele alınmadıkça problem çözülemez.
Evrimsel biyolojideki “Yakınsak Evrim” (Convergent Evolution) ilkesi, zekânın tek bir yolunun olmadığını gösterir. Bir karganın problem çözme yeteneği veya bir filin yas tutma kapasitesi, bilincin farklı donanımlarda da gayet “yerinde” olduğunu kanıtlar.
Biyolog Lynn Margulis’in vurguladığı gibi evrimsel başarının temeli “rekabet” değil, türlerin birbirinin zekâsından faydalandığı simbiyozdur.
Türlerin Ötesindeki Temas: Vazotosin ve Limbik Rezonans
“İnsan” kavramına yapılan aşırı vurgu bizi birçok yanılgıya sürükler. Bunlardan biri de iletişimin sadece “tür içerisinde” veya memelilerle kurulabileceği yanılgısıdır.
Oysa nöropsikiyatri literatüründeki “Limbik Rezonans” kavramı genişletildiğinde, sinir sistemlerinin sözsüz bir güven senkronizasyonu kapasitesine sahip olduğu görülür.
Bu senkronizasyon, biyolojik bariyerleri aşar:
-
Bir insan ile bir kedi arasındaki bağda oksitosin,
-
Bir insan ile bir kuş veya iguana arasındaki bağda oksitosinin evrimsel atası vazotosin
devreye girer.
Kimyasal haberciler değişse de kurulan “güven” frekansı aynıdır.
Bazen türdeş olmayan iki canlının birbirini anlaması, aynı dili konuşan iki insanın anlaşmasından daha derin olabilir.
Antroposentrizm, yani insan-merkezcilik, iletişimin sınırlarını yapay biçimde daraltır.
“İçimizdeki Sürüngen” Miti: Hiyerarşik Nörobilimin Çöküşü
Kültürel kibrin en güçlü dayanaklarından biri, Paul MacLean’ın artık yanlışlanan “üçlü beyin” (triune brain) teorisidir. Alt beyin katmanlarını “sürüngen beyni” olarak aşağılar.
Ancak modern nörobilim aksini göstermektedir:
-
Kuş Beyni İsimlendirme Konsorsiyumu (2004): Beynin üste kat çıkmadığını, yapıların Evrimsel dönüşüm geçirdiğini gösterdi.
-
Pallium’un sürüngenlerde ve balıklarda da bulunması öğrenme ve karar verme kapasitesinin onlarda da olduğunu kanıtladı.
-
Victoria Braithwaite: Balıkların acı deneyimi yaşadığını gösterdi.
Bir canlıyı “sürüngen beyinli” diye küçümsemek, bilimsel değil; Antroposentrizm kaynaklı bir fail aklamadır.
Nöro-Arkeoloji: “İnsan” Monolitini Parçalamak
Afektif Nörobilim’in kurucusu Jaak Panksepp, memeli beyinlerinin derinlerinde bakım (care) ve oyun (play) sistemlerinin ortak olduğunu gösterdi. Hisler evrimsel olarak ortaktır.
Antroposentrik bakış ise “bütün insanlar böyledir” veya “tüm hayvanlar şöyledir” diyerek tek tip bir “insan monoliti” yaratır.
Simetrik Arkeoloji’nin öncüsü Bjørnar Olsen’in vurguladığı gibi:
Aynı biyolojik kategoriye ait olmak, aynı ahlaki kategoriye ait olmak demek değildir.
Bir ceylanı öldürmeyi isteyen biriyle, onu kurtarmak için hayatını riske atan biri aynı kefeye konamaz.
Sorun türler değil, türlerin üzerine yapışan kültürel yazılımdır.
Bir kediyi sadece “avcı” olarak görmek de aynıdır. Oysa binlerce örnekte görüldüğü gibi kediler:
-
Farelerle,
-
Kuşlarla
derin bağlar kurabilir. Sevecenlik sadece insana ait değildir.
Sonuç: Frankl’ın Çağrısı ve Birincil Varoluş
Bazı insanların en büyük yanılgısı, anlamı sadece kendi türü içinde aramasıdır.
Viktor Frankl’ın “öz-aşkınlık” (self-transcendence) kavramı genişletildiğinde, cevapların yalnızca “insan”da olmadığını görürüz.
Gerçek anlam ve şifa:
-
Tür sınırlarını aşmak,
-
Canlılığın bütününü görmek,
-
Tüm duyarlı varlıkların Bilinç taşıdığını kabul etmekle
başlar.
İyileşme, kişinin kendi zihinsel hapishanesinden çıkıp yaşamın büyük orkestrasında yalnızca bir seyirci değil; şefkatli bir katılımcı olmasıyla mümkün olur.
Kaynakça
De Waal, F. (2017). Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki miyiz? Metis Yayınları.
Frankl, V. E. (2020). İnsanın Anlam Arayışı. Homer Yayınları.
Lewis, T., Amini, F., & Lannon, R. (2016). Aşkın Genel Teorisi. Pan Yayıncılık.
Margulis, L. (2012). Simbiyotik Gezegen: Evrime Yeni Bir Bakış. Metis Yayınları.
Olsen, B. (2018). Şeylerin Savunusu. Koç Üniversitesi Yayınları.
Panksepp, J., & Biven, L. (2017). Zihnin Arkeolojisi. Alfa Yayınları.
Avian Brain Nomenclature Consortium. (2005). Avian brains and a new understanding of vertebrate brain evolution. Nature Reviews Neuroscience.
Braithwaite, V. (2010). Do Fish Feel Pain? Oxford University Press.
Low, P., et al. (2012). The Cambridge Declaration on Consciousness.
Puelles, L., et al. (2000). Pallial and subpallial derivatives.
Striedter, G. F. (2005). Principles of Brain Evolution.


